Uludere’de yapılan katliam birçok çevrenin tutumunu daha netleştirdi ve anlaşılır kıldı. En başta hükümetin topyekün savaş kararı gereği tüm Kürdistan’ı askeri ve polisiye vb. operasyon alanına çevirdiğini çok net biçimde gösterdi. Israrla görmek istemeyenlerin adeta gözlerine soktu. Özellikle Haziran seçimlerinden sonra hükümetin hiç bir konuya el atmadığı ve tüm güçlerini Kürtleri ezme ve tasfiye üzerine yoğunlastırdığı ortadaydı. Buna rağmen bazı çevreler işin ciddiyetini anlama yerine psikolojik savaşın değirmenine su taşıyarak PKK’nin barış masasına tekmeyi vurduğunu ve süreci anlamadığını işlemeye devam etttiler.
Halbuki PKK yeni hiç bir talepte bulunmadı. Yeni bir şart öne sürmedi. Sayın Öcalan üç adet protokol hazırlayıp hükümete sundu. Hükümet bunlara cevap vermedi ve savaşı, operasyonları artırdı. Sayın Öcalan’ı yasalara aykırı biçimde katı bir izolasyona aldı ve dışarı ile tüm bağlarını kesti. Hükümet bunu siyasi bir başarı olarak sundu. Öcalan’ın örgüt ve halkla bağlarını keserek örgütü karar veremez hale getirmeyi ve inisiyatifsiz bırakmayı hedeflediklerini açıkca söylediler.
Her şey açık ve netti. Hükümet topyekün savaş konsepti gereği Güney Kürdistan’ı aylarca yoğun bombardıman altında tuttu. Bölgeyi insansızlaştırmayı ve gerilla güçlerini hareket edemez hale getirmeyi planladılar. Hareket eden her şeyi vurmayı sürdürdüler. Kamuoyunu buna alıştırdılar. Bu durumu olağanlaştırdılar. Basın bu işi bir başarı ve olağan bir uygulama olarak topluma sundu.
Topyekün savaş stratejisini benimsediklerini ve bunu uyguladıklarını hükümet yetkilileri açıkça itiraf etmeye ve dillendirmye başladılar. Nitekim Beşir Atalay askeri, adli ve siyasi bir entegre planı uyguladıklarını söyledi. KCK tutuklamalarının da hükümetin bu planı çerçevesinde olduğunu itiraf etti. Legalde tüm Kürt güçlerinin tasfiyesi sürdürülüyor. Gerilla güçleri de yoğun saldırılarla ve yüksek teknoloji kullanılarak minimalize edilmeye çalışılıyor.
İşte bu topyekün savaş konseptiyle Kürt sorunu haledilmeye çalışılıyor. Bu konseptin bir parçası olarak da Uludere’de köylüler bombalandı ve 35 genç insan katledildi. Bu konuda hükümet ve devlet suçüstü yakalanmanın telaşıyla olayı örtbas etmeye ve saptırmaya çalıştı. Başbakan özür dileyip hesap vermek yerine hesap sormaya kalktı, BDP ve demokratik çevreleri tehdit etmeye ve hedef göstermeye çalıştı.
Dersim katliamını kınayan ve özür dileyen başbakan Dersim’de uygulanan yöntem ve politikaları uygulamaya devam etti. Uludere’de yaşananlar Dersim politikalarının güncelleşmesinden başka bir şey değildi.
Bu konuda birçok çevre farklı yorumlar yaptı. Hükümete yakın çevreler ise işi bir operasyon kazası olarak sunmaya çalışıyor. Bazı çevreler de komplo teorileri üreterek hükümeti ve bombalama emri verenleri gözden kaçırmaya ve yanıltıcı vb istihbaratla işi açıklamaya çalıştılar. Bu konuda en derli toplu yorum yapanlardan biri sayın Mithat Sancar oldu. Sayın Sancar 4 Ocak tarihli ‘Katmerli Katliam’ başlıklı makalesinde olayı savaş konseptinin bir sonucu olarak ifade ediyor.
Savaşı ve katliamı en açık savunan Devlet Bahçeli’den sonra Fethullah Gülen oldu. Fethullah Gülen dini bir cemaati temsil ettiği iddiasında. Birçok çevre de onu öyle kabul ediyor veya öyle lanse etmeye çalışıyor. Ancak iş Kürtlere gelince F. Gülen, İslamiyeti ve dini bir tarafa atıyor. Uludere olayında Türk genelkurmayının açıklamasından daha sert ve şiddet içeren bir açıklama yaptı.
F. Gülen “Bütün güvenlik birimlerinin terörle mücadelede topyekün mücadele ettiği ve şekavete aman verilmediği bir dönemde bu ahengi bozmak isteyen odaklar boş durmuyor...
“Yeri geldiğinde askerimizle birlikte teröre karşı mücadele eden korucu vatandaşlarımızın mukim olduğu Ortasu Köyünün vatanperver halkının acısını istismardan geri durmayanların, vatan evlatlarını birbirine kırdırtmaktan ve akan kanın üzerine kendi saltanatlarını kurmaya çalışmaktan vazgeçmeyeceği hiç bir zaman gözardı edilmemelidir” diyor. Bu açıklama yeterince net değil mi? Fethullahçı hareketin bilinçli bir şekilde topyekün savaşın içinde olduğu açıktır. Aynen Dersim ve Şeyh Said kıyımlarında kullanılan dil kullanılmaktadır. O zamanlar da Kürt hareketleri şekavet hareketleri olarak isimlendiriliyor ve katliama tabi tutuluyorlardı. F. Gülen şimdi o dönemin mirasını ve dilini olduğu gibi devralmış ve pratik uygulayıcıları arasındadır. Korucu olan Kürtler vatanperver olarak gösteriliyor. Bu ne anlama geliyor? Demek korucu olmayanlar vatansever değil ve öldürülmeleri ve tutuklanmaları da gayet olağan bir durum.
Kanın üzerinde saltanat kurmaktan vazgeçmeyenlerin olacağı gözardı edilmemelidir, deniyor. Burada kastedilenler kimler? PKK mi? PKK hangi saltanatı kurmuş. Lideri yıllardır İmralı’da ve yaşamı hep tehdit altında. Diğer yöneticileri yıllardır dağlarda. Çoğu öldürülmüş ve öldürmek için yollar aranyor. Hangi saltanattan bahsediliyor? Kandan beslenen kendileri. Devleti ele geçirdiler. Türkiye’nin tüm kaynaklarını birbirlerine peşkeş çekiyorlar.
Bir din adamına veya sivil harekete yakışan savaşın ve katliamın militarist ve ırkçı dilini kullanmak değil, barış ve kardeşliğin dilini kullanmaktır. Kürtlere kimin nasıl yaklaştığı, dostluğun ve düşmanlığın daha da açığa çıktığı bir dönemi yaşıyoruz.