Pozitivist bilim anlayışıyla gerçekleşen Batı sosyolojinin aksine hakikat daha çok teori-pratik ikilisiyle toplumun salt nesnel (fiziki) yönünü tahlil etmeye çalışıyor.
Yakın dönemlerde sosyoloji bilimine eklemlenen psikoloji ve diğer sosyal bilim dallarıyla birlikte toplumun ruhiyatına dönük bir yönetim (en azından maddiyat dışında da insana özgü bir şey vardır gerçeğinin kabullenişi) olsa da köklü bir çözümlemenin ve çözümün ortaya konulduğu söylenemez.
Doğu toplumlarına-halklarına salt oryantalist bakış açısıyla yaklaşan batı sosyal bilimcileri, kendi toplumlarına benzer bir yanlış yaklaşımla yaklaştıkları, kimileri farkında olmayıp çarpıtmaya çalışsa da, zorbalığı karşı koruyan, geliştiren, ilerleten değil, onu sürekli bölen, bireye kadar “tek”leştiren bir gerçekliktir. Ulus-devlet zihniyetinin ısrarla tek dil, tek millet, tek mezhep gibi dayatmaları; buna karşı olan tüm dinamikleri imha etmeye çalışmaları, bu köhne ideolojinin barbarlığından başka bir şey değildir.
Türkiye gibi bir ülkenin yöneticilerinin bu kadar tek millet, tek dil, tek bayrak demelerinin altında da, bu egemenlikçi pozitivist zihniyetin ucubeleşmiş hali vardır. En kötü kopyası, taklididir.
Buradaki egemen zihniyetin yöneticileri, Batı’nın demokratik kültüründen de mahrum oldukları için kapitalizmin “kâr, daha fazla kâr” ilkesini en vahşi şekilde uygulamaktadırlar. Bu zihniyet sahiplerinin ölçüp satmayacakları hiçbir değer yoktur. Soma maden ocaklarında katledilen 301 işçiyi, yine Ermenek madenlerinde katledilen 18 işçi, hakeza Soma ilçesine bağlı Yırca köyünde gerçekleşen zeytinlik katliamı, gezi parkındaki ağaç ve insan katliamı, Roboskî, Geliye Teyarê katliamları ve bunlara benzer onlarca, yüzlerce örnek, hepsi bu vahşi zihniyetin pratikleridir.
Tüm bu katliam örneklerinden de anlaşılıyor ki, kapitalist modernitenin üç mahşeri atlısından birisi olan ulus-devlet aracı, artık hiçbir şekilde toplumsal hakikati temsil etmiyor. Sadece şimdi değil, ilk çıkışında da ulus-devletin hakikati temsil etme gücü pek yoktu.
Ama hiç olmazsa Fransız devrimi döneminde kısmi de olsa bazı demokratik yönleri, dolayısıyla zihnen olmasa da pratik açıdan toplumsal hakikati temsil etme gücü vardı. Ama şu anki koşullarda, o güç de (kapsayıcılık diyelim) artık tümden tükenmiştir.
Hele hele Türkiye gibi bir ülkede, hele Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde on yıllardır süregelen bunca kriz ve kaosun asıl sebebi de, yine bu toplum dışı, hakikat dışı, ekonomi ve doğa karşıtı ulus devlet despotizmidir. Homojen sınıf kliğine ve aşırı bürokrasiye dayalı olan ulus-devlet, var olamaz ve sürdürülemez. Türkiye gerçeğine baktığımızda da, bu yaklaşımı rahatlıkla görebiliriz. Sünni meselesinin egemenliğine dayalı şu anki iktidar yöneticileri, neredeyse her gün defalarca Aleviliğe ve Alevi toplumuna hakarette bulunuyorlar ama demagojiyle, hileyle sanki gerçekten de hiç kimse onlar kadar Aleviliği savunmuyor gibi yapay törenler, toplantılar düzenleyip aşure dağıtıyorlar. Bu ve buna bezer sahtekârlıklar ancak ve ancak ulus-devletin dincilik maskesiyle yapılabilir.
Ulus-devlet öncesi hanedanlıklarda ve imparatorluklarda bu kadar inkâr, yok sayma ve vicdansızlık kesinlikle düşünülmemiştir. Yapılmamıştır da. Tüm zorbalıklarına rağmen dil, din-vicdan öğürlüğü vardı. Ekonomik özgürlük de belli oranda vardı. Doğa tahribatı, işçi kıyımı, gökdelen-rezidans çılgınlığı kesinlikle yoktu. Ulus-devlet öncesi yönetimleri çok iyiydi, tekrar onlara dönelim anlamında söylenmiyorum, daha çok ulus-devletin tüm yönetim biçimleri içinde en vahşi, en tahripkâr ve en katliamcı yönetim biçimi olduğu söylemek istiyorum.
Bu yönetim biçimi idaresinde kullanılan tüm bilimsellikler de tamamıyla toplum vicdanı olan toplumsal kimlikler karşıtıdır, pozitivisttir, maddiyatçıdır. Dolayısıyla her şeyi ölçüp tartma-satma mantığıyla yaklaşmaktadır. Bunun için de, ulus-devlet yapısında reform beklemek, Türkiye’nin zaman içinde olmaktan çok, yaşamın her alanında radikal demokrasiyi dayatmak ve yaşatmak en doğrusudur. Suphi Nejatlar, Ercan Kayalar ve Kader Ortakayaların amaçlarına sahip olmak da, ancak Mezopotamya’nın her alanında radikal demokrasiyi hakim kılmakla mümkündür.
Bandırma 1 nolu T Tipi Cezaevi