KNK’nin Süleymaniye’de “ulusal birlik” konulu çalıştayının önemi, Erdoğan’ın başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu bildirisiyle ortaya çıkmış bulunuyor.
Bu bildirinin yedi maddesinin dördü Kürdistan’ın Kuzey, Güney ve Rojava parçalarına karşı sömürgeci bir nefreti ve saldırı niyetini ortaya koyuyor.
Bu bildiride, “sınırlarımızda” bir “Kürt devletine” izin vermeyiz deniyor.
Barzani yönetiminin aldığı “bağımsızlık için referandum” kararını “vahim bir hata” olduğunu ve “istenmeyen sonuçlar doğuracağını ilan ediyor.
Kuzey’e gelince, Kuzey’deki Kürdistan halkına, hem Rojava’da elde edilen kazanımların, hem de Güney Kürdistan’da elde edilen ve edilecek egemenliğin en ağır, kanlı ve amansız bedelleri ödetiliyor. Erdoğan rejimi, hem Rojava’nın, hem de Kürdistan Federe bölgesinin intikamını Kuzey Kürdistan halkına karşı uyguladığı “soykırımla” alıyor.
Neden?
Çünkü Saray rejimi biliyor ki, Kuzey’de PKK ve müttefikleri yok edilmedikçe, ne Rojava devrimini bastırabilirler ve ne de –Barzani’nin tüm büyük hatalarına rağmen- „bağımsızlık referandumunu” önleyebilirler. Ulusal Birlik’e sırt çeviren Barzani, bilmeli ki, Kuzey halkının direnişi olmasaydı, bir gün bile ayakta kalamazdı. Türk devlet başkanı, belki bininci defa, Güney Kürdistan’ın kurulmasını önlememekle büyük bir hata yaptığını dile getirdi. İşte şimdi de son MGK toplantısında “istenmeyen sonuçlar” denerek, Barzani, sırtını dayadığı Türk devletinin (ve İran devletinin) tehdidiyle yüzyüze.
O halde Güney’in gerçek dostları kim?
Güney Kürdistan’ı tehdit eden Türk ve İran devlet iktidarına karşı mücadele eden PKK ve PJAK... DAİŞ’e karşı savaşan PYD, YPG-YPJ.
Sorun elbette Barzani’nin “güvenliği” değil. Hatta yalnızca Güney’in, Rojava’nın ve Kuzey’in kazanımları da değil.
Sorun, barış, istikrar ve refah adına tüm Ortadoğu’nun geleceği.
Sınıfsal açıdan ise insanlığın muhtaç olduğu ve “sosyalizmin dağılmasıyla” yitirdiği “kurtuluş ütopyasını” yeniden kazanma meselesi.
Vaktiyle “Polonya koridoruna sahip olan Avrupa’ya sahip olur” deniyordu. Ondan olacak, Napolyon bu koridoru ele geçirmek için çalıştı. Almanya da. Sonra Lenin, devrimin hemen ertesinde bu koridora girmek istedi. Derken 1939 yılında Ribbentrop-Molotof anlaşmasıyla Almanya ile Sovyetler Birliği bu koridoru geçici olarak “paylaştı”. Ardından da Hitler bu koridoru ele geçirdi. Sonra aynı koridoru Mareşal Jukof ele aldı. Ve final ise, küresel emperyalizmin oyuncağı Solidarnoş, bu koridoru “düşürerek“ kapitalizmin tüm Avrupa’ya egemen olmasına yol açtı.
Durum Kürdistan için aynıdır. Şu anda Küresel güçler açısından kim Kürdistan’a hakim olursa, o tüm Ortadoğu’ya ve Kafkasya’ya hakim olacaktır. “Üçüncü Dünya Savaşı” denilen savaşın hedefi bu.
PKK Önderi Öcalan işte bu gerçekliğe karşı, Ortadoğu ve Kafkas halklarının kendi kaderlerine hakim olmaları çağrısında bulundu. “Paylaşmayı” önlemek için, özellikle Ortadoğu Ortak Evi dediğimiz, Konfederal çözümü önerdi. Bu “üçüncü yol” stratejisiyle elde edilebilecek bir hedef.
Ve bu hedefe ulaşabilmenin kilit sorunu, Kürdistan parçalarının Kürtlerin ulusal birliği sayesinde “birleştirilmesi”. Bu “birliğin” güvence altına alınabilmesi için ise “kestirme ulus devlet” yerine, Kürdistan devriminin gücüyle, parçaların bulunduğu bütün devletlerde “demokratik cumhuriyet” değişimini gerçekleştirmek. Ya bu çözüm gerçekleşir, ya da parçaların olduğu bütün devletler parçalanır.
“Ütopya”ya gelince... Bütün semavi dinler, “ibadet” yoluyla “cennete” giden yolun açılacağını söyler. İnsan “kendi başına ölür” ve “cennet yoluna kendi başına koyulur.” Ya toplum? İnsaniyet?
İşte insaniyet hep yaşayacağına göre, onun “bu dünyada bir kurtuluş yolu olmalıdır.”
Sosyalizm bu kurtuluş yolu olarak insanlığın karşısına çıktı. İsa’dan bu yana insanlık bu “kurtuluş ütopyasının” peşinde koştu. Büyük yenilgiler oldu. Devrimler birbirini izledi.
Ama bugün, sosyalizmin sukuta ermesinden bu yana, insanlık “umudunu” tam yitireceği sırada, karşımıza, yeni bir umut kapısı açıldı. “Kadın eşitlikçi, ekolojik ve eşitlikçi komünal toplum”un itici, öncü gücü toplumsal hayata gözlerini açtı. “Bölgesel devrimler süreci” içinde, kim bilir ne kadar sürecek olan yeni bir “ütopya yolculuğu” başladı.
İşte bu ütopyayı ayakta tutmak için, onun itici gücü olan Kürdistan halklarının “ulusal birliği” bugün büyük bir önem taşımakta.
Karl Marks bugün yaşasaydı şöyle diyecekti: “Kürdistan halkları birleşin, sömürge zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyiniz yok, ama kazanacak büyük bir gelecek var.“