
Bir buçuk aylık süre içerisinde özellikle de Rojava’ya yönelik artan çete saldırıları, hem bu paravan güçlerin hem de uluslararası emperyalist ve sömürgeci güçlerin Kürt halkının iradesini kırmaya dönük girişimler olduğunun göstergesi ve nişanesi olmaktadır. IŞİD adıyla örgütlenen ve sergilediği insanlık dışı uygulamalarıyla insanlık tarihine kara bir leke gibi geçen bu güç, İslamiyet ve bunun sultası adına hareket etmekte ve her geçen gün ne kadar karşı-İslam olduğunu ispatlamaktadır. Bu paravan gücün saldırılarına en çok maruz kalan Kürt halkı, özellikle de Rojava Kürdistan’ında bu saldırılara gereken en güçlü cevabı vermiş ve bu saldırıları yerinde ve zamanında kırmıştır.
Rojava Devrimi’nin ilk dönemlerinden bugüne değin, bu çete gruplar değişik alanlarda halkın iradesine saldırılarda bulunmuş ve bu konuda sonuç almak istemişlerdir. Bu yüzden ilkin Serêkanîyê’ye, ardından Efrîn ve Kobanê’ye yönelik saldırılarda bulunmuşlardır. Bu gücün gerçekleştirdiği saldırılar, her hangi sıradan bir gücün gerçekleştirdiği saldırılara benzememektedir. Çünkü ele geçirilen her alanda, kadınlar ve genç kızlar alıkonulmakta ve bir mal gibi erkeklere peşkeş çekilmek için çeşitli bölgelere gönderilmektedirler. Buna bağlı olarak kelle koparmalar, kurşuna dizmeler, toplu imhalar, öldürüldükten sonra yüzlercesini derelere ve nehirlere atmalar, bu gücün hiç de sıradan veya ciddiye alınmayacak bir güç olmadığını göstermektedir. Sömürgeciliğin her çeşidi, yine de sömürgeciliktir. Ancak, bu gücün sergilediği pratik, ne kadar insanlık dışı ve mutlaka karşı konulması gereken bir güç olduğunun da göstergesi olmaktadır.
Bilindiği üzere, kapitalist ve sömürgeci sistem iki yüz yıllık politikası ve Büyük Ortadoğu Projesi gereği çeşitli biçimlerde Ortadoğu’da halkları ve güçleri birbirine karşı kışkırtmakta ve bu kan deryasında kendi çıkarlarını pekiştirmek istemektedir. Yaşanan bunca insanlık dışı uygulamalara göz yumulmakta ve yalnızca çıkar politikası güdülmektedir. Özellikle de bu paravan çeteler vasıtasıyla sözkonusu pratikler sergilenmektedir.
Bu pratik, saldırı ve uygulamalara en çok maruz kalan halkların başında Kürt ve Filistin halkı gelmektedir. Özellikle bu yüzyılın en ağır faturasını Kürtler ve Filistinliler ödemişlerdir. Kürtler, Rojava Devrimi ve kurulan demokratik sisteme yönelik geliştirilen bütün saldırılara karşı sergilediği direniş ruhunu tüm dünyaya göstermiş ve saldırıların kapsamı ve boyutu ne olursa olsun nasıl direnilmesi ve onuruna sahip çıkılması gerektiği konusunda tüm halklara da örnek olabilecek bir tablo çizmiştir.
Geçtiğimiz günlerde bu paravan güç Şengal’e yönelik bir saldırı gerçekleştirdi ve aynı kaderi tekrardan yaşatmak istedi. 73’üncü Ferman –buradaki Ferman sözcüğü, soykırım anlamına gelmektedir- olarak tabir edilen bu saldırılara karşı direnme gücünü gösterebilen tek güç YPG ve YPJ güçleri olmuştur. Bu saldırıların geliştiği ilk günün ardından HPG ve YJA-Star güçleri de bu direnişe katılmış ve Şengal bölgesine belli düzeyde güçlerini sevketmişlerdir. IŞİD gibi bir gücün Şengal’e saldırmasına güçlerini çekerek ve kaçarak vesile olan PDK yönetimi ve Pêşmergeleri bunca Êzîdî Kürdün yaşamını yitirmesine, binlercesinin yerlerini terketmesine ve soykırımla yüzyüze gelmesine neden olmuş, zemin ve fırsat sunmuşlardır. ‘Ben Kürt halkının savunucusuyum’ diye geçinen bir gücün, savaşın başlamasıyla birlikte geri çekilmesi hazmedilebilir bir tavır ve tutum değildir.
PDK’nin Rojava sınırına boydan boya hendek kazdığı, insani yardımları engellediği ve yaralıların dahi geçişine izin vermediği herkesçe bilinmektedir. YPG’nin de bu tür engelleme ve düşmanca tavırlara kulak asmadığı ve Güney Kürdistan halkını savunmaya dönük çaba ve çalışmalarını sürdürdüğü de yine herkes tarafından görülmekte ve takdir edilmektedir. Bunun en çarpıcı örneği de bugün Şengal ve Rabia’da görülmektedir. Şuan itibariyle 2000 kişinin katledildiği, 1500 kişinin kaçırıldığı ve 1000 kişinin hapsedildiğinden bahsedilmektedir. Böylesi vahşetlere dur denilmesi ve önünün alınması için de herkesin kendisini sorumlu görmesi ve kendisini o halk kesiminin yerine koyması gerekmektedir. Böylesi bir dönemeçte birlik, dayanışma ve direniş dışında hiçbir seçeneğin olmadığı, her kesimden insanların da bu bilinçle ‘Savunma Savaşına’ katılması gerekmektedir. Ulusal Namus ve Ulusal Direniş olarak da adlandırabileceğimiz bu ‘savunma savaşı’na katılım göstermek, her Kürt insanının, her Kürt bireyinin yerine getirmesi gereken en büyük görevler arasında yerini almaktadır.
Siyasi düşüncesi, parti kimliği, ideolojik bakış açısı ve yaşam gerekçesi ne olursa olsun, her Kürt bireyinin böylesi bir dönemde bu direnişe katılmaktan ve ulusal onurunu kazanmaktan başka bir seçeneği bulunmamaktadır. Bu yüzden de bütün Kürt askeri güçlerinin ortak bir sıfat altında, ulusal direniş birlikleri biçiminde örgütlenmesi, biraraya gelmesi ve mevcut savaşı kazanması gerekmektedir. Oluşturulacak olan Ulusal Direniş Birlikleri her ne kadar fiili olarak kısmen bu direniş ve savunma mücadelesini şu anda yürütüyor olsalar da, bunun bir resmiyete kavuşturulması ve bu biçimde uygulamaya geçirilmesi gerekir. Kürt güçlerinin bu birlik etrafında bir araya gelmesi, bir dayanışmaya kavuşması ve tüm parçalardaki Kürt halkını savunması, Ortadoğu’da, bir daha Kürt halkının ezilmesine, sömürülmesine ve köleleştirilmesine de izin vermeyecek, özgür bir yaşama ardına kadar kapıyı aralayacaktır.
Her Kürt bireyi de bu bilinçle hareket etmeli, bu savunma savaşını kendi namus savaşı olarak görmeli, bu savaşı kazandığı ve başardığı ölçüde namusunu da kurtaracağını hafızasına kazımalıdır. Bu savaşı kazanmanın, halkımızı savunmanın ve özgür bir yaşam ve geleceğe kavuşturmanın dışında hiçbir seçeneğimiz bulunmamakta ve bunun haricinde hiçbir zaman namuslu bir yurttaş ve Kürt bireyi olarak yaşayamayacağımız tartışmasız bir gerçekliktir.