Sözcü gazetesini her köşe yazarı gibi ben de izliyorum.
Türk ulusalcılarının neler dediği elbette önemli.
Onların Erdoğan’a muhalefet ederken kullandıkları her sözcüğü hayretle, ibretle, heyecan ve hayranlıkla okuyorum.
Hele şu Vatan Partili köşe yazarının yazıları yok mu?
Ya ötekinin? Yılmaz Özdil’le, Bekir Coşkun’dan söz ediyorum. Müthişler. Erdoğan’ı öyle yerden yere vuruyorlar ki, insan, “reis artık dikine duramaz” diye düşünüyor.
Düşünüyor ama “reis dikine durmaya devam ediyor.”
Neden?
Şu son İstanbul’un fethi ile ilgili Sözcü’de çıkan yazıları bir arada okusanız ve kendinizi, Sözcü’nün tarzıyla söylersek, “Tayyip”in yerine koysanız, emin olun, çoluk çocuğunuzun yüzüne bakamaz hale gelirsiniz…Sırf öyle olsa neyse ne? Geceleri uyuyamaz olursunuz, sokağa çıkamazsınız, doğduğunuza doğacağınıza pişman olursunuz. Hatta, bu yazıları okuyan daha hassas insanlar, kendilerini “Tayyip” olarak düşündükleri anda, pompalı tüfeği ağzına dayayıp, intihar etmeye bile kalkabilir.
Böyledir ama, “Tayyip” sapasağlam. “Turp gibi” diyeceğim de, demem. “Hakarete” girer. Hazrete “sara”, “kolon kanseri” filan yakıştırılsa da, bunlar da sökmüyor. Sözcü’nün salvoları “reisin” derisinde çentik bile açamıyor.
Şu Zarraf hadisesini ele alışlarına göz atın. Değme babayiğidi ta temelinden sarsar. Sarsmak da ne, imamesini şaşırtır, yerle yeksan eder.
Ama adamda “tık” yok.
Memleketin “yüksek yargısının” başkanları ile ilgili son yazılara baktım.
Bizimkinin umurunda bile değil. Ben “Danıştayın da, Sayıştayın da, Yargıtay’ında Cumhurbaşkanıyım” deyip işin içinden çıkıyor. “Kuvvetler ayrılığı” hakkında Saygı Öztürk yazıyor. Mehmet Türker bağırıyor. Emin Çölaşan ateşler saçıyor. Uğur Dündar yeri göğü inletiyor.
Iııh…”Reisin” bıyığında tek bir kıl bile titreşmiyor.
“Hırsızlık” diyorlar.
“Kaçak saray” diyorlar.
Diyorlar oğlu diyorlar.
Nafile.
Kımıldatamıyorlar.
“Paşalarımızı hapse attı” derken, gözleri “çakmak çakmak masmavi” oluyor. Saçları “sararıyor”. Her biri bir Atatürk heykelini andırıyor. Heybetli…
Ama olmuyor.
“Tayyip” atı almış, Üsküdar’ı geçmiş; “Ein Volk, ein Reich, ein Führer” rejimine doğru dolu dizgin gidiyor. Sözcü onu durduramıyor.
Neden acaba?
Nedeni ortada…
Sözcü ve onun çizgisindeki CHP’li ulusalcılar Kürdistan savaşında kendi devletlerini ve o devleti yöneten AKP’yi haklı buluyorlar. Yakıp yıkmasını, direnenlerin yanı sıra sivilleri katletmesini de destekliyorlar.
Şimdi şöyle soralım: AKP’nin stratejik hedefi nedir?
Kuzey Kürdistan’daki isyanı kana boğmak. Güney Kürdistan’ın “ayrılmasını” engellemek ve Barzani üzerinde mutlak bir hegemonya kurmak; Batı (Rojava) Kürdistan’ındaki devrimi ezmek…Böylece Ortadoğu’da kaybettiği bölgesel emperyalist inisiyatifi yeniden elde etmek, petrol kaynakları ve Ortadoğu pazarları üzerinde ekonomik nüfuzunu ve askeri etkisini yeniden güçlendirmek…
Sen bu stratejik çizgiyi desteklediğin sürece, Erdoğan güçlenir. “Ulusalcılık”, “Yeni Osmanlıcılığın” karşısında tutunamaz olur.
23 Nisan’ın, 19 Mayıs’ın yerini “İstanbul’un fetih yıldönümlerini” kutlayan milyonluk gösteriler alır. Atatürk posterleri yerine Abdülhamitlerin, Fatihlerin, Yavuz Sultan Selimlerin posterleri mitingleri süsler.
Çoğunluğu Sünni olan bu toplum, adım adım laiklikten uzaklaşır. Sonunda “aşağıdan yukarıya doğru” DAİŞ’leşme mi, yoksa “yukarıdan aşağıya doğru” Osmanlılaşma mı ikilemi dışında alternatif kalmaz. Her iki alternatif de “çöküş” getirir. Bu dünyada yeni bir Osmanlıya yer yok çünkü.
Ama “Yeni Osmalıcılık” Türkün kafasını karıştırır.
Ulusalcının tabanı adım adım daralır:
MHP, yarın Akşener gelse de, artık Erdoğan’ın Saray muhafızı oldu.
Kılıçdaroğlu, HDP’ye karşı Erdoğan’ın yanında yer aldı.
İlk seçimde göreceksiniz, şimdiki oylarını bile koruyamayacaklar…
Ülkede Alevi Türkmenlerin asimilasyonu şimdiki hızının on misline fırlayacak.
Elinizde avucunuzda, Sözcü’yü bile okuyacak kadar “ulusalcı Kemalist” kalmayacak…
“PKK’yi tasfiye” edecek diyerek Kürt siyasetine “destek” verdiğiniz Erdoğancı rejim, aslında sizi tasfiye ediyor.
“Tehlikenin farkında mısınız?”