Zincire vurulmuş bir ifrit gibi gürlüyordu gök. Yer yarılıyor, zamanın korkularına tutunan toprak ana ağlıyordu. Lal bir rüzgar fısıldıyordu hayata. Yasaklı bir faili meçhul dolanıyordu yaşamın rıhtımında. Yaralı yüreklere kanıyor, gül yüzlü Elefterya ağlıyordu, rahminde sancıyan kıyametin azabıyla. Tükenen ömürlerin mahşerine, kanlı yasakların, çaresiz ölümlerin ve konuşamayan zavallı dilsizliğimize delice esiyordu fırtınalar.

Biz ise susup dinliyorduk, uyuyan masalsı zamanların hülyalarına yelken açan ilaheleri. Var olamamanın utangaçlığıyla kanıyorduk kendi içimize. Kitabesiz mezarların yokluğuna çırpınıyordu kalbimiz. Avutulmayan feryatlarımızın, karabasan girdabında nefessiz kalıp, boğuluyordu günahlı yorgun bedenimiz. Acılı bir damla gibi akıyorduk, gözlerinin arpejlerinden. Ateşten bir kum tanesi misali, kızgın çöllere vuruyorduk kendimizi. Sonra çölde tutuşup, ateş ve küle dönüyorduk…
Ay yüzlü Elefterya, savaşın ateşten kıvılcımlarını emiyordu, toprak ananın memesinden. Ve parıldayan alevleriyle doyuruyordu bedenlerini. Öfkeyle haykırıyordu semalara. Lanet olsun sana zulüm, isyanımdır bu sana. Haksızlığa, yoksulluğa, karanlık kanlı sabahlara, yaşanan suskunluğa. Herkes kederle susuyordu. Bizler kendi korkularımızın suskunluğunu dinliyorduk, hayallerin sevdasına sarılan çocuklar gibi. Ağlıyorduk... Boğulan mırıltılar susuyordu. Üşüyen anılarımızın külden anılarımızın külden ırmaklarında yıkanan Elefterya kanıyordu. Kül oluyordu dünya.
Çocuklarımızın hayallerine ortak olmayan masallar susuyor öyküler susuyordu. Rivayetler ve destanlar anlatılmıyordu artık. Barbarlığın tanrıları yıkılıyordu bütün kutsiyetleriyle. Elefterya ışıyan gözlerini vuruyordu güneşin yalnızlığına. Kör oluyordu her şey. Gökyüzü kör, denizler lal, sağır ırmaklar hüzünle çöküyordu kendi yataklarına. Yıldızlar dökülüyordu birer birer hazan yaprakları gibi. Bulutlar üflüyordu geceye, hicran yağmurları doluşuyordu soluksuz akşamlara. Puslu hava ağırlaşıyor, korkuyla uçuşan sürgün ruhlarımız ağıtlanıyordu.
Kanlı mersiyeler diziliyordu, hançerlenen dilsizliğimize. Ölüm sarıyordu bizi bir melce gibi. Güneşin rüzgar kızı Elefterya ezgileniyordu türkü türkü. Yalazlanmış yüreğiyle yürüyordu yıldızlar ülkesine. Mehtapta yankılanan nağmeler kırpışıyor, ömür bir solukmuş gibi bitiyordu. Güneş batıyor, umutlar tükeniyor, çiçekler kuruyordu acılı kirpiklerinde. Madrabazlar sefalet, putbazlar felaket satıyordu bize. Düşbazların bir gölge oyunuydu şimdi, hayatın söylenen replikleri. Kirli oyun bitiyor, hakikat bir halüsinasyonmuş gibi, herkes donup kalıyordu. Halk konuşuyordu. Acının mısralarına haykırmayan küskün dil, "suskun şeytandır" diyordu. Hayalperestlerin gölgeden lanetli tanrıları çürüyen bir leş gibi eriyordu.
Yağmur gülüşlü Elefterya ise, ateşten yıldızlar topluyordu, Olimpos’un doruklarından. Efsunlu vücudunun alevleriyle yakıyordu puşt Zeus’ların vahşetini, küle dönen kokuşmuş mabetlerini. Semaların yüceliğinde avuçluyordu, Zekiyelerin, Mazlumların, Rahşanların külden alazlarını (Kurdêler-Rotindalar) ve Berivanların gözlerinde seyre duruyordu ateşin ve güneşin çocuklarını. Sonra bedeninden arta kalan, bir tutam saçı berhava ediyordu rüzgarlara. Külümden geri kalan, hatıram olsun size, diyordu. Cennet bahçesi gözlerinde yanıyordu sahte dostluklara tutunan ihanet.
Çarmıh yanıyor, düşen yıldızlar yanıyordu. Çıldıran gökyüzü kederler içinde boşalıyordu günahlarından. Lanetlenen Lut kavmi kadar murdar ve melun kılınıyordu yamyamlar ülkesi. Amara’nın Nûbüvvet bilgesi, şahin bakışlarıyla dokunuyordu kavminin müflis tarihine. Alazlanan muhrik gözlerinde külleniyordu, ölümün iğrenç ruhsuzluğu. Ve tılsımlanıyor hakikat yolculuğu. Parıldayan güneş doğuyor, Elefterya gülen gözleriyle ışıyordu yıldızlarda. Yıldızlar alevleniyor, biz küle dönüyorduk, cihan susuyordu…
Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi