Ben, bir başka ülkede olduğumu ancak sabahları işe gidip akşamları eve dönerken bindiğim trende fark edebiliyorum. Bu, zorlayıcı oluyor elbet. Dilini, kültürünü bilmediğimden değil ülkemden uzakta olmayı kabullenemediğimden zorlayıcı oluyor. Bir biçimiyle dönme umudunu yitirmediğim için bu zorluğu ancak ülkeme dönerek aşabileceğim inancındayım. Umarım, dönme umudumu yitireceğim günler hiç gelmez. O umudu hala barındırıyorum çünkü.
SON MÜLTECİLER 9. BÖLÜM
İSMET KAYHAN
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’dan son yıllarda yeni bir entelektüel göçü yaşanıyor. Kürt sorununa barışçıl çözüm çağrısı yaparak ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ başlıklı bildiriyi imzalayan akademisyenlerin ‘zorunlu göçü’yle başladı fakat akademisyenlerle sınırlı kalmadı. Türk iktidar aygıtlarının hışmına uğrayan tüm kesimleri; yargı-polis kıskacına alınan öğrenci, sendikacı, gazeteci ve siyasetçileri de kapsadı.
Gazeteci, yazar Fehim Işık’da bunlardan biri. Mesleki kaygılar nedeniyle Türkiye’yi terkettiğini söyleyen Işık, “Kendimi uzun bir sürgünlüğe hazırlamamıştım. Türkiye’deki hukuk sisteminin ortaçağ koşullarının bile gerisine düşmesinden dolayı doğrusu geri dönünce başıma ne geleceğinden emin olmadığım için şimdilik Almanya’da yaşamayı tercih ediyorum” diyor.
Hakkınızda herhangi bir tutuklama ve soruşturma kararı olmamasına rağmen neden Türkiye’yi terk ettiniz?
Doğrusunu demek gerekirse benim sürgünlüğüm, bir diğer deyimle 2016’da Türkiye’den Almanya’ya geçmem iki kategoriden herhangi birine girmiyor. Belki çok zorlarsam, sürgünlükten ve gönüllülükten öte zorunlu bir mekân değişikliğidir, diyebilirim. Bu zorunluluğun nedeni de mesleki kaygılar. Yani mesleğimi sürdürebilmek açısından Avrupa’ya geçmekle karşı karşıya kaldım.
Türkiye’de yeni bir günlük gazetenin kuruluş çalışmalarını fikri temelde de olsa sürdürürken 15 Temmuz’u yaşadık. Ardından gazeteler, televizyonlar, internet siteleri hukuksuz kararlarla bir bir kapanınca bir grup arkadaşla birlikte kuruluşu için çaba gösterdiğimiz günlük gazeteyi Türkiye’de yaşama geçirmenin mümkün olmadığını gördük ve ‘Hedefimizi gazete bazında olmasa da en azından internet sitesi olarak Avrupa’da gerçekleştirebilir miyiz?’ fikrini tartışmaya başladık. Benim Avrupa’ya çıkmam bu gelişme sonrasında oldu. Başladığımız işin aksamaması için de Avrupa’ya çıktıktan sonra geri dönmeyi uygun görmedim. İltica da etmedim. Avrupa’da çalışıp kendime yetebilecek koşullar oluşunca, oturum ve çalışma izni için başvurdum. Bu talebim olumlu karşılanınca kendimi hiç tasavvur etmezken birden Avrupa’da yaşıyor gördüm.
Bu yönüyle değerlendirdiğimizde 2016’da başlayan ‘sürgünlüğü’ gönüllülükten öte bir zorunluluk olarak değerlendirmek mümkün. Türkiye’ye geri dönmeme ilişkin bir tutuklama veya hapis kararı olmadığı için şimdilik bir engel yok. Yargılaması süren ise bir davam var. Özgür Gündem gazetesiyle dayanışma gösterdiğimiz için hakkımda hapis cezası istiyorlar. Türkiye’deki hukuk sisteminin ortaçağ koşullarının bile gerisine düşmesinden dolayı doğrusu geri dönünce başıma ne geleceğinden emin olmadığım için şimdilik Almanya’da yaşamayı tercih ediyorum.
Almanya’ya gelirken, kısa bir müddet sonra geri dönebileceğimi düşünüyordunuz…
Evet, kendimi uzun bir sürgünlüğe hazırlamamıştım. Bu nedenle Türkiye’den çıkmadan önce uzun bir muhasebe yapmak aklıma gelmedi, diyebilirim. Belki de duygularım beni yönlendirdiği için Türkiye’de yaşananların geçici olacağını, böyle bir hukuksuzluğun uzun sürmeyeceğini, tam demokratik olmasa da nispi demokratik bir dönemin yeniden başlayacağını varsayıyordum. 16 Nisan referandumu duygularımın yönlendirdiğine inandığım bu düşüncelerimde bir kırılmaya yol açtı. Aslında benim için muhasebe 24 Haziran seçimleri sonrasında başladı diyebilirim. Artık duygularımın değil yaşanan realitenin ortaya çıkardığı sonuçların dikkate alınacağını, alınması gerektiğini doğrusu 24 Haziran sonrasında düşünmeye başladım. Bu muhasebenin bir yararı oldu mu? Evet, eskisinden daha fazla direnmek ve daha fazla mücadele etmek gerektiği konusunda ciddi bir yararı oldu. Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da koşullar giderek ağırlaşıyor. Buna rağmen ülkede mücadeleyi inançla sürdürenler, ağır bedeller ödeyenler hala var ve bu durumda yapacağımız en iyi muhasebenin mücadeleye nasıl daha fazla katkı sunabilirim, olması gerektiğine inanıyorum. Ülkeye geri dönüşün bir yolu da bu.
Aslında daha önce de ‘kaçak’ hayatı yaşamış birisiniz…
Önceki yaşadığımı sürgünlük olarak görmüyorum. Hakkımda yakalama kararı çıkınca, ülkemin bir parçasından diğer parçasına geçtim ve yaklaşık 3 yıl Kürdistan’ın güneyinde yaşadım. 1990’ın başında bir yazım nedeniyle yargılanmış ve 2 yıla yakın cezaevinde kalmıştım. Cezaevinden çıkar çıkmaz Demokrasi Platformu adıyla yaptığımız ortak bir basın açıklamasına yönelik mahkeme birlikte yargılandığımız arkadaşlar hakkında tutuklama kararı verince, tekrar cezaevine girmemek için zorunlu olarak Amed’den ayrıldım. Ancak Güney Kürdistan’da kaldığım sürede de meslekten kopmadım. Çalıştığım haftalık Azadi gazetesinin Güney Kürdistan temsilciliğini yaptım. 1994 yılında Güney Kürdistan’da koşullar değişmeye başladı. KDP ile YNK arasında ağır iç çatışmalar başladı. Bu çatışmalarda mesleği sürdürmek için iki taraftan birinin yanında durmak, desteklemek dayatıldı herkese. Kardeş kavgasına karşı çıkmak bile suç olarak görülmeye başlanmıştı. Durum böyle olunca 1995’in başında arama kararı olmasına rağmen Türkiye’ye geri döndüm. Kaçak olarak Amed’de yaşamam zor olunca, İstanbul’a geçtim. O yıllarda da Avrupa’ya geçmem istendi. Zorlama da yapıldı. Ancak tefrik edilen dosyamdaki diğer arkadaşlara 1 yıl 8 ay ceza vermişlerdi ve en kötü koşullarda en fazla 15 ay cezaevinde kalacaktım. Bunu göze aldım ve hiçbir özel tedbir almadan, İstanbul’da yaşamaya başladım. Bir müddet sonra eşimi ve çocuklarımı da İstanbul’a aldım. 1996’da Avrupa Birliği Uyum Yasaları adı altında yasalarda bazı değişiklikler yapılınca, bizim yargılandığımız dosyalar yeniden görülmeye başlandı. Kısa süreli bir gözaltından sonra mahkeme gıyabi tutukluluk kararını kaldırdı, ardından beraat ettim. Güney Kürdistan’da olduğum dönemde yazılarım nedeniyle açılan tüm davalar da bu yeniden yargılama döneminde takipsizlik veya beraat ile sonuçlandı.
Doğrusu Türkiye hukuksal olarak attığı bu adımı demokratik bir girişim olarak lanse etmişti. Ancak sonradan anlaşıldı ki Türkiye bu yasal değişiklikleri aslında AİHM’deki dava dosyalarından kurtulmak için yapmıştı. Söz konusu dönemde aklımda kaldığı kadarıyla düşünce suçu kapsamında değerlendirilen 120 bin civarında dosya ile ilgili karar verilmişti ve bu dosyaların büyük çoğunluğu beraat ya da takipsizlik ile sonuçlanmıştı. Bu adım atılmasaydı tümü AİHM’den Türkiye’ye tazminat olarak dönecekti.
Bu dönüşüm, ardından yaşanan hukuki değişimler eski hükmüm de ortadan kalkınca yıllar sonra yeniden Türk hukuk sistemine göre ‘cezasız’ ve ‘sabıkasız’ statüsüne taşınmıştım. Bu süreci hukuki olarak lehime dönüştürmenin, bir adım ileri taşımanın kavgasını o dönem verdim. Uzun uğraşılar sonrasında 2000 yılında öğretmenliğe geri dönmeyi başarabildim. Öğretmenliğe döndükten sonra yaklaşık 9 yıl gazeteciliğe ara verdim. Bir dönem Kürt Kültür ve Araştırma Vakfı’nın (KÜRT-KAV) yöneticisi olarak bir şeyler üretmek için çaba gösterdim. Ağırlıkla da Kürt dili ve edebiyatı alanında çalışmalar yaptım. Ancak 2009’dan sonra internet sitelerinde ve gazetelerde yazarak, 2010’dan sonra da radyo ve televizyonlarda programlar yaparak gazeteciliğe geri döndüm. 2015 yılında emekli olunca da bir kez daha profesyonel olarak tam zamanlı gazetecilik yapmaya başladım. Bu süreç 2016’nın Kasım ayından beri de artık Almanya’da devam ediyor.
Erol Mintaş’ın Annemin Şarkısı filminin başrol oyuncularından biri olan annenizi yakın zamanda kaybettiniz. Gurbette olanlar için ‘ana’ ve ‘baba’ ölümü zor olsa gerek.
Ben 1995’te İstanbul’a yerleşmek zorunda kalınca ailem de Amed’de baskı altına alınmaya başlamıştı. Ekonomik koşullarda zorlayınca benden bir yıl sonra annem, babam ve kardeşlerim İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. Bir tek büyük abim Amed’de kalmıştı ve o hiç ayrılmadı. O dönem babamın bize bir vasiyeti vardı. “Buralara gelmek zorunda kaldık ama size vasiyetim kedimizin ölüsünü bile buralara gömmeyin, mutlaka ata topraklarına götürün” demişti, babam. İstanbul’dayken babamı kaybettik. Ardından bir müddet sonra tek kız kardeşimizi kaybettik, yine yanındaydım. Genç yaşında yitirdiğimiz zihinsel engelli kız kardeşim bile yaşamını yitirmeden önceki son dakikalarda elimi sıkarak kısık bir sesle, “Abi beni buralarda bırakmayacaksınız değil mi?” diye sormuştu. Annem de hep aynısını derdi. Dışarıda iken kaybettiğim anama ilişkin tek tesellim, onun arzu ettiği biçimde, arzu ettiği yere, babamın ve kız kardeşimin yanına gömülmesi oldu. Ancak doğrusunu demek gerekirse çok kolay kabul edebildiğim bir ölüm olmadı. Anamla sık sık görüşürdüm. Rahatsızlıkları vardı ancak öyle ölümcül diyebileceğimiz, onu bir anda aramızdan alacak bir rahatsızlığı olduğunu sanmıyordum. Sonradan öğrendim ki anam üzülmeyeyim diye, giderek kendisini zorlayan rahatsızlığının benden gizlenmesini istemiş.
Ölümü beni üzdü. Ancak anam ürettikleriyle, yaptıklarıyla sevilir olduğunu, ölümüyle birlikte bir kez daha gösterdi. Cenazesine binlerce insan katıldı. Amed’deki yas evi günlerce dolup taştı. Anamdan, sevdiklerimden bu kadar uzakta yaşanan bu sahiplenme ve dayanışma ise tek tesellim oldu. Bir de gerçekçi olmak lazım. Kabullenmek durumundaydık. Anam hep ölen gençlerimize ağlardı. Nasihatını eksik bırakmazdı. “Biz yaşadığımız kadar yaşadık, Allah gençlerimizin ölümünü bize göstermesin” derdi. Bu da hem benim, hem ailemin tesellisiydi.
Bir başka tesellim daha var ki şimdi iyi ki anamı ikna etmek için çok uğraşmışım, diyorum. Anam, yaşı 70’i bulduktan sonra yönetmenliğini Erol Mintaş’ın yaptığı Annemin Şarkısı filminde başrol oyunculardan biriydi. Film de, anam da çokça ödül aldılar. Bu filmden sonra çokça teklif gelmesine rağmen annem biraz da ironik olarak “Zirvede başladım zirvede bitirdim” diyerek tüm teklifleri reddetti. Şimdi o filmin anamızın bize bıraktığı en büyük miras olduğuna inanıyorum. Öykü birebir anamın öyküsü değildi. Ancak hiç rol yapmadan sahici bir biçimde oynayan anam, aslında bir kısmı kendi yaşamının kesitleriyle birebir olan, diğeri de tanıklıklarından oluşan bir filmde oynadığı için hiç zorlanmamıştı. İyi ki anamı zorlamış ve o filmde, abimin muhalefetine rağmen oynamasını sağlamışım.
Annenizle yapılan bir söyleşide Kürdistan’dan İstanbul’a gittiği dönemi anlatırken, ‘Her gece bir çocuk gibi sabahlara kadar ağlıyordum’ diyor.
Hiç okul okumayan, dedemin Türkçe öğrenmesi için 9-10 yaşlarında kayıtsız olarak köy okuluna gönderip 2 yıl eğittiği anam, aynı zamanda amcası oğlu olan babamla 12 yaşında evlenmişti. 13 yaşında büyük abimi, 15 yaşında da beni doğmuştu. Daha kendisi çocukken çocuk doğuran anam kabul etmek gerekir ki gerçek bir demokrat olduğundan zerre şüphe duymadığım babamın da katkılarıyla kendini çok iyi yetiştirdi. Babamın daha biz 6’lı, 7’li yaşlardayken eve getirdiği Gorki’nin Ana’sından Victor Hugo’nun Sefiller’ine neredeyse tüm klasikleri okumuştu anam. Kürtçesi kadar çok iyi bir Türkçesi de vardı. Tam bir bulmaca hastasıydı. Ardından merak sardı ve en iyi konuştuğu dilde, Kürtçe de okumayı başardı. Eve aldığımız Kürtçe gazete ve dergilerdeki yazıları okurdu.
12 Eylül darbesi hem anam, hem ailem için bir yıkım olmuştu. Ancak asıl olarak 1990’lardan sonra yaşananlardan daha fazla etkilenmeye başladı. Benim cezaevine girmem, ardından kaçaklığım, yıllarca evden uzak kalmam eşim ve çocuklarımın yanı sıra anamı da olumsuz etkilemişti. Ardından evi İstanbul’a taşımak zorunda kalışımız onu derinden sarsmıştı. Ancak Amed’e gittiğinde nefes alabiliyordu.
Doğrusu, anam ile aynı duyguları yaşadım diyebilmek benim için çok zor. O hisli bir kadındı, duygusaldı. Ben belki de uzun yıllardır mücadelenin içinde olmanın, daha önce de cezaevi, kaçaklık, sürgünlük yaşamanın etkisiyle bu olacakları kabullenmiş görüyordum, kendimi. Elbet, insanın ailesinden uzakta kalmasının ciddi zorlukları var. Her şeyden öte geride bıraktıklarımıza karşı da sorumluyuz, bana ne diyemiyoruz. Ancak yine de mücadele içinde yer almanın bir parçası olarak daha büyük resme odaklanabiliyoruz. Anam, haksızlığa karşı çıkan, yeri geldiğinde açlık grevine girmiş evladı için polisin saldırısına uğramaktan çekinmeyen biriydi ancak o memleket, evlat ve aile hasretini birlikte yaşardı. Yeri geldiğinde de aile ve evlatlarını öne koyabilirdi. İstanbul’a göçün bir nedeni de buydu. Kabullenmemesine rağmen evlat ve aile zorunluluğu onu İstanbul’a taşımıştı. O yokken zorlanacağımızı bilse Amed’e de gitmezdi. Ben, onun gibiyim, diyemem. Çok zor.
Dilini, kültürünü bilmediğiniz bir ülkede olmak, yaşamak zor mu? Almanca öğrenebildiniz mi?
Sondan başlayayım. Maalesef Almanca öğrenemedim. Bunun en temel nedeni içinde bulunduğum ortam. Yurt dışına çıkar çıkmaz çalışmaya başladım. Çevremdeki tüm insanlar ya birlikte geldiğimiz ya da bir şekliyle yolumuzun buluştuğu Türkiyeli insanlardı ve Kürtçe ile Türkçe bana yetiyordu. Bir de yaptığımız yayıncılığın yüzü Türkiye’ye dönük olduğu için sabahın erken saatlerinden geç saatlere kadar hep Türkiye’yi, Kürdistan’ı, Ortadoğu’yu ilgilendiren haberlerle haşir neşir oldum. Böyle olunca ne dilini, kültürünü bilmediğimiz ülkenin farkına varabiliyoruz, ne de dil öğrenebiliyoruz.
Ben, bir başka ülkede olduğumu ancak sabahları işe gidip akşamları eve dönerken bindiğim trende fark edebiliyorum. Bu, zorlayıcı oluyor elbet. Dilini, kültürünü bilmediğimden değil ülkemden uzakta olmayı kabullenemediğimden zorlayıcı oluyor. Bir biçimiyle dönme umudunu yitirmediğim için bu zorluğu ancak ülkeme dönerek aşabileceğim inancındayım. Umarım, dönme umudumu yitireceğim günler hiç gelmez. O umudu hala barındırıyorum çünkü.
Özellikle Almanya’ya gelen akademisyen, gazeteci ve siyasilerin çoğunu tanıyorsunuz… Burada nasıl sorunlar yaşıyorlar, gözlemlerinizi anlatabilir misiniz?
Ben, içinde bulunduğu iş ortamı ve ülkeden kopuk olmayan gazetecilik faaliyetleri nedeniyle kendini şanslı hissedenlerdenim. Ancak birçoğu için aynı durum söz konusu değil. Akademisyenler başlangıçta kendilerine verilen süreli bursları ya da üniversitelerde bulabildikleri mesleklerine uygun işleri değerlendiriyorlardı. Süreç uzayınca onların da sıkıntıları başladı ve bu sıkıntıları giderek artıyor. Siyasetçiler, genellikle iltica etmek zorunda kaldılar ve ilticanın tüm zorluklarını yaşadılar, yaşıyorlar. İş bulabilme olanağı olmayan gazeteciler de siyasetçiler gibi ciddi zorluklar yaşadılar. İçine geldiğimiz toplum, adaptasyon açısından ülkesini terk etmek zorunda kalanlara bazı olanaklar sağlasa da öyle kollarını açıp ‘hoş geldiniz’ deyip bağrına da basmadı. Kendine yetenler için bu durum belki biraz daha kolay oldu ama kendine yetemeyenler için çok ciddi zorluklar çıktı karşılarına. Bu zorluklar ister istemez farklı yönelimleri, hayal kırıklıklarını beraberinde getiriyor. Bu farklı yönelim ve hayal kırıklıklarının da kişiden kişiye değişim göstermekle beraber içine geldikleri topluma uyum sağlayıncaya kadar devam edeceğini sanıyorum. Ne yazık ki uyumsuzluk göstererek yitireceklerimiz de olacak. Bu da bir realite. Kabullenmeliyiz.
Siz 12 Eylül sürecinde Avrupa’ya sığınan örgütlü sol, sosyalist ve Kürtleri de tanıyorsunuz… Bu son sürgünlerin 70’li yıllardaki sürgünlerden farkı nedir?
12 Eylül sürecinde Avrupa’ya gelenlerin bizden daha zor günler yaşadıklarına inanıyorum. Biz geldiğimizde burada Avrupa’ya uyum sağlamış, entegre olmuş, toplumu tanıyan hatta bir kısmı yönetimlerde etkin görevler üstlenen ve bize destek sunan ciddi bir kitle ile karşılaştık. Bu bizim için çok önemliydi ve kolaylaştırıcı etkendi. Ancak onlar geldiklerinde yalnızdılar ve onlara kolaylaştırıcı olacak kimseleri neredeyse yok denecek kadar azdı.
Bugün ise durum artık değişmiş denebilir. 12 Eylül’de gelenler her ne kadar yüreklerinin bir köşesi ülkede atsa da burada ikinci, hatta üçüncü nesillerini oluşturanlar bile oldu. Bu da onları Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası yaptı. Artık onlar Avrupalı ve onları öyle kabul etmek gerekir. Ayrıca onların Avrupalı olması kötü bir durum değil. Ülkemizdeki korkunç baskı ve saldırıların önüne geçmek için onların yapabilecekleri, hatta bizden daha fazla etkili olabilecekleri çok şey var. Bizler, içinde bulunduğumuz yeni topluma yabancı iken onların azımsanmayacak bir kesimi bu toplumun, sistemin bir parçası olabilmişler. Pekâlâ, iyi ilişkiler kurulabilirse bizi, ülkemizdeki baskıları, zorbalıkları onlar çok daha iyi anlatırlar.
Necmettin Büyükkaya, Cigerxwin, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Remzi Kartal ve diğerleri… Hepsinin ortak noktası siyasi sürgün olmaları… Kürtler için sürgünlük ne demek?
Sürgünlük çok eskiye dayanır. Bilirsiniz ilk Kürt gazetesi Kürdistan sürgünde kurulur ve tüm sayılarını ülke ülke dolaşarak sürgünde çıkarmak zorunda kalır. Mikdad Bedirxanların bu mücadelesi belki Kürt siyasi partilerinin kadroları babında olmasa bile Kürt gazeteciliği ve Kürt hak arama mücadelesi bakımından bir ilk gibi görünebilir. Akabinde 1925 sürgünleri var. Kuzey Kürdistan’dan bu sürgünlük 1938’lere kadar ağır bir biçimde devam eder. Sürgüne gidenlerin büyük çoğunluğunun yönü de ya kendi ülkelerinin diğer parçasına ya da Şam, Lübnan ve Ermenistan’adır. Avrupa’ya geçiş çok sonraları buraları üzerinden olur. Avrupa ile sürgünlük babında tanışma Kürt siyaseti partilerinin kadroları açısından 1970’ler sonrasıdır. 12 Mart darbesi ile birçok siyasetçi Avrupa’ya çıkar ve buralarda örgütlenmeye başlarlar. Bunların önemli bir kısmı 1974 affıyla birlikte Türkiye’ye geri döner ve mücadeleyi ülkeye taşır. Sürgünlüğün kitlesel boyutunu Kürtler 12 Eylül ile birlikte yaşadı ki bu sürgünlük hala devam eder. Çünkü bu sürgünlük kısa süreli olmadı. Kitleselliği nedeniyle de geri dönüşler çok az yaşandı ve artık yaşamlar sürgünde kurulmaya başlandı. Belki de onlara artık sürgün demek de gerekmiyor. Onlar artık ülkeleri dışında yaşayan Almanyalı, İsveçli, Danimarkalı Kürdistanlılardır. Çünkü onların bir ayakları kendilerinden sonra gelen nesiller nedeniyle hep buralarda olacak.
Artı Tv ve Artı Gerçek’in kurucularındansınız… Yurtdışında yayıncılık yapmak zor mu?
İlk soruda niçin ülke dışına çıkmak zorunda kaldığımızı ifade ederken, aslında Türkiye’de yeni bir yayın için bir grup arkadaşla yola çıktığımızı söylemiştim. Olmayınca Avrupa’lara geldik. Burada yayıncılık yapmak zor oldu elbet ancak bizden yıllar önce Avrupa’ya gelenlerin büyük desteğiyle, bu zorluğun üstesinden gelebildik. Bir de Türkiye’de kapatılan TV 10’un Almanya’daki stüdyo ve olanaklarını bize açması da işimizi alabildiğine kolaylaştıran etkendi. Biz kendi stüdyolarımızı kuruncaya kadar hem internet sitesi, hem de televizyon için TV 10’un olanaklarından, deneyimlerinden çokça yararlandık.
Yine de belirtmek gerekir ki biz kendimizi sürgün yayıncı statüsüne koymadık; sürgün yayıncı olmama yönünde bir karar aldık. Bunu, sürgün yayıncılığı kötü olduğu için değil, yayıncılığımızın merkezinin Türkiye olması istediğimiz için böyle düşünüp kararlaştırdık. Avrupa’dan Türkiye’ye bakarak değil sanki Türkiye’deymiş gibi davranıp oradan Türkiye’ye ve dünyaya bakarak yayıncılık yapmanın daha doğru olacağına inandık. Günümüzün teknolojik olanakları da buna fırsat veriyor.
Bu kararımızın semerelerini bugün daha iyi yaşıyoruz. Öyle ki yayıncılığımızın neredeyse tamamı eksen olarak Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’dan beslenmekte. Türkiye dışındaki haberleri yaparken de sanki İstanbul’daymışız, merkezimiz İstanbul’muş, orayı yaşıyormuşuz gibi haber yapıyoruz. Örneğin haberimizde “Erdoğan Köln’e geldi” demek yerine “Erdoğan Köln’e gidiyor” demeyi tercih ediyoruz. Aynı şekilde Merkel için de “Türkiye’ye, İstanbul’a, Ankara’ya geldi” kavramını kullanıyoruz.