DILOVAN AVRÎN / DÊRA ZOR
Acının dili ve rengi yoktur. Burada, Muhammed’i görünce bunu daha iyi anladım. Muhammed, yaşam dolu gülüşüyle beni bambaşka bir dünya ile tanıştırdı. DAİŞ’in karanlık dünyasıyla yaşadıklarını an be an hissedebiliyordum. Bu karanlık dünyada nasıl yaşadıklarını, ne gibi acılar çektiklerini ve her şeye rağmen bir umuda nasıl tutunduklarını…
QSD gücü Dêre Zor’de, sivilleri DAIŞ çetelerinden kurtarılıp kampa getirildiği bir gündü. Yine kameramı elime alarak kaldıkları yere doğru yürüdüm. Her ne kadar böyle anlar çok zor ve acı olsa da yine de girdim aralarına. Bir anda insan kendisini acının en derinlerinde bulabiliyor. Onlar kapatıldıkları karanlık kuyudan çıkmışlar, çıkmasına ama bu yolda çekilen çileler vardı. Açlık, susuzluk ve bütün öfkesiyle esen rüzgar.
Ve bazıları içinse ne yazık ki ölümle sonuçlanan bir yolculuk…
Onlar insanlığın katledildiği kuyudan çıkıp umudun yeşerdiği yere koşarken birçok şeylerini kaybetmişlerdi. Bu acıyı o küçücük yüreğinde yaşayanlardan biride Muhammet’ti. Muhammet, on yaşında ve daha hayatının en temiz en saf yaşlarında yaşadıklarıyla hayatın en çirkin yüzünü görmüştü. Daha bu yaşlarında her iki ayağını da kana susamış katillerin hain pususunda kaybetmişti. Lakin yazımın ilk satırlarında da belirttiğim gibi onun yaşam dolu gülüşleri yaşama olan sevgisini ve inancını yitirmemişti. Gözlerindeki ışık bana yaşamın daha bitmediğini ve ileriki süreçlerde daha güzel günler göreceğini çağrıştırıyordu. Daha güzel yaşamın olduğu bir yerin olduğunu biliyordu. Ona bu yaşamı verecek kişileri tanıyor, ve her gününü bu umutla geçiriyordu.
Enkaz altında bulduğu tekerlekli sandalyesi onun en iyi arkadaşı olmuştu. Tekerlekli sandalyede oluşu onun için hiçbir engel değildi. Böylesi korkunç bir savaşta bütün zorluklara rağmen tek yol arkadaşıydı. Yaşam mücadelesine onunla tutunmuştu. Muhammet, umudun başladığı yere doğru yola çıkmıştı. Onu ilk gördüğümde sandalyesinden zıplayıp bana selam verişi ve kulağıma fısıldadığı ilk sözü; “Nerdeydiniz size hasret kalmıştım” diye haykırışı beni en derinden yaralamıştı.
DAİŞ çetelerinin elinden kurtarılmayı bekleyen Muhammet gibi yüzlerce çocuk vardı. Onunla konuşmak istedim ama dilini bilmiyordum. Söylediklerinden hiçbir şey anlayamıyordum ama konuşmaya başladığında anladım ki; Acının dili ve rengi yokmuş. Gözbebeklerinde büyüyen yaşam ve kalım mücadelesi veren o ince çizgiyi çektiği acıların derinliğinde görebiliyordum. Gözlerinin en derinliklerinde insanlığı ararken onun yaşam dolu kahkahasıyla bana o dakikalar içerisinde yaşattığı mutluluğu tarif etmek zor. Beni o minik yüreğiyle mutluluğuna ortak etti.
Yüzünde stavaşın derin yaraları, dudaklarında umutlarının yeniden yeşermesinin verdiği muhteşem tebessüm vardı. Annesi onu hiçbir anında yalnız bırakmamıştı. Annesi Muhammet’in eli ayağı ve umudu olmuştu.
Annenin yüzündeki her çizgide hayatın ve savaşın ona yaşattırdıklarının ne kadar zor olduğunu hissedebiliyordum. Her iz de ayrı bir acı ve bütün bu yaşadıklarına inat katlandığı acıların rengi vardı. Eşini ve oğlunun iki ayağının kaybetmesine sebep olan kana susamış katillerden geriye kalan yürek burkan bir acı dolu hikaye, lakin o da Muhammet gibi bir yerlerde hala yaşanılacak güzel günlerin olduğunu biliyordu. Ve bu umutla yaşıyordu. Böylesi bir umutla düşmüştü bu yola. Çünkü o da umut yolcusuydu.