Yitip giden zamanlardan geriye kalanı insan düşlerken, dün-bugün-yarın denkleminde aklın ve yüreğin savaşımını veriyor. Evet, her şey kaybedilmiş, yitirilmiş olsa da geriye kalanın ne olduğunu bulmaktır asıl olan. Akıl yitirilmiş, yaşam kaybedilmiş, insanlık eli kanlı katillerinin insanlık pazarlarında yok edilirken, geriye umudun mavisi kalmaktaydı. Umut ise bizden çok uzak ve sancılıydı. Adeta, gelecek kışın karanlık geceleri gibi baharı bekleyen, bahara gebe günler gibiydi. Bir yanı hüzün, acı ve keder diğer yanı ise mutluluk ve coşku selleri…
İnsan diyalektik olarak iyi-kötü, güzel-çirkin, gerçek-sahte, olumlu-olumsuz… denkleminde beyin ve yürek bütünlüğü ile hareket etmektedir. Hareket ettikçe bir şeyleri arama arayış içerisine girmektedir. Karanlık çağları yaşarken aydınlığı aramaktı oysa ki tüm arayışı. Gecenin karanlığında gün ışığını bulmaktı belki de asıl gayesi.
İnsan tüm çağlar boyunca tüm arayışlarından vazgeçmedi, arayışlarına umudun mavisini sürerek yaşam denizinde bir damla suyu aradı. Oysa kirlenmiş duyguları ve yitirilmiş aklı ile at gözüyle önüne baktığından dolayı, aradığının ne olduğunu bilmeden bir arayış sancısını yaşaydı. Oysa çağlar boyu aradığı neydi insanoğlunun… Batı’nın ihtişamlı, göz kamaştırıcı ışıkları altında mıydı, yoksa Ortadoğu’nun karanlık gecelerini aydınlatan mum ışığında mıydı saklı olan umudun mavisi.
İnsan yüzyıllarca yıl aradığı hakikatin bilgi(iktidar) olduğunu gördü. Ve bu bilginin kudretini, kutsanmışlığına, aydınlığına sarıldı. Ve bulduğu bilgiyi, adeta umudun mavisi olarak görüp aydınlık içerisinde karanlığı yaşadığının bile farkına varamadı. Oysa ki insanın aradığı, tüm dünyayı ele geçirme hırsıydı. Ve bilginin ışığında, kutsallığında insanlığın vicdanlarına doğru milyonlarca sefer düzenledi. Amacı vicdanlarını yitirmiş bir toplumdu insanı bu kadar hırslandıran. Ve bilgiyi bulanların seçilmişler olduğunu söylendi. Asıl seçilmiş dediği ise kendisinden başkası değildi oysa. Ve insanlığa yürüdüler. İnsanın zihnin karanlıklarına doğru yol sürdüler. Ve bu zihnin karanlığında buluşları ile kendilerini adeta yeni mesih diye ortaya atarlarken, söylemleri bitmez-tükenmez savaşlara, katliamlara yol açıyordu. Oysa insanlık bu buluşun etrafında dirhem dirhem yok edilip, parçalanmaktaydı.
İnsan adeta karanlık çağa bir darbe vurduğunu söylüyordu. Aydınlanma, rönesans, reform ile insanlığı buluşturduklarını söylediler. Ancak katliamdan başka bir şey getirmeyen bu insanlar, zihinleri gibi karanlık bir dünya yarattılar. Önceleri ölüm karanlıkla gelirdi, şimdi ise aydınlıkla (iktidarın elindeki bilgiyle) geliyordu. Çünkü bilgiyi iktidar tekelinin çarkına yerleştiren bu insanoğlu, artık insanları cadı avlarıyla kazanlarda kaynatmıyor, dar ağaçlarına çekmiyor, giyotinlerden geçirmiyordu. Bu durum onun için daha meşakkatli ve zorlayıcı olmuştu. Oysa, artık bir tuş ile tüm yaşamı dondurabilmekteydi. Oysa yaşamı dondurmakla kalmayan bu insanoğlu, yaşamın mavisinde tüm dünyayı grileştirmeye, zifiri karanlığa dönüştürmüştü. Ve yürekleri yangın yerine. Cehennemdi artık yaşanılan dünya. Elindeki bilgi ise adeta sırat köprüsüydü.
Artık bu ışık doğrultusunda insan, komşusundan daha uzak diyarları tanımaya, keşfetmeye, sömürmeye, katletmeye, tecavüz etmeye başladı. Adeta kendi toplumuna yabancı olan, yürekten yoksun bu insanların, çağlar atladığı gibi kıtalar da atlayarak kendileri gibi olan karanlık ve soğuk ölümlerini de beraberinde götürdüler. Oysa taşıdıkları umut muydu yoksa ölüm müydü? Yitirilen ise sadece zaman mıydı yoksa insanlık mıydı? Bunu bilmeden insanlık yürüdü. Oysa yürüyüşleri de günleri, ayları, yılları bulan bir emek yolculuğu değildi ha, anlarla, saniyelerle adeta yarışıyorlardı. Ve bir vampir edasıyla saldırıyorlardı siyahın gölgesine, mavinin umuduna ve tüm kan kızıllığında.
Oysaki çaldıklarıyla, ihanet ettikleri ve tüm isyanları kendi anneleri olan Ortadoğu’yaydı. Kendi gerçekliklerine ve de onurlarınaydı ihanetleri. Ve soğuktu, bir o kadar da acımasızdı. Hayalleri neydi bu insanların, umut muydu? Yoksa ölüm müydü? İşte asıl denklem buydu ve tarihin asıl sorusu buydu. Ve artık zaman gelmişti ve bu soru sorulmalıydı. Çünkü zamandan ve yaşamdan geriye kalan buydu, bunun arayışıydı oysa. Çünkü yitirilmiş zamanlardaydı tüm arayışlar ve bir çığlık gibi büyüyordu ölümün kıyısında acılar, hüzünler ve yaşamın kıyısında yeşeriyordu tüm umutlar, sevinçler insanlık. Peki bu ihanet nedendi? Berlin’in kenar mahallerinde, varoşlarda doğmuş, Sen Nehri kıyısında vaftiz edilmiş, Roma arenalarında büyümüş çocuğun bu ihaneti nedendi? Neydi ondaki bu öfke ve neden bu kadar acımasız ve soğuktu. Herhalde aklın yitirilmesi buydu sarılırken tüm hırslarıyla bir lokma bilgiye. Oysa batısıyla, doğusuyla, kuzeyiyle, güneyiyle ama herkes, aynı göğün maviliği altında yeşertmişti tüm umutlarını. O zaman bu öfke, kin kime? Bu hakikat dedikleri niye?
İnsan öyle çağları aşarak geldi ki her dönemde de hakikatlerini kendileriyle birlikte getirdi. İnsan Kalu Bela’dan beri Spartaküs’ü de, İsa’yı da, Muhammed’i de tanıdı ve uzay çağını da görmekte. Öyle anlar yaşadı ki anlamın yitirildiği zamanlarda adeta kendi gerçekliğini aradı. Ve büyük bir aşkla sordu ve durdu. Hem de aradığının ne olduğunu bilmeden, kendine bile hissettirmeden hep aradı. Maalesef birçoğu sonuçsuz kaldı ve neredeyse tümü sonsuzluğun karanlık çağında eriyip, yok olup, gitti. Oysa aradığı gözlerinin gördüğü mesafedeydi, yüreğinin derinliklerindeki menzil kadar uzaktı. Buna engel sadece kendisiydi, kendi benliği ve tüm hırslarıydı. Çünkü aranan her yerdeydi, her çekirdekte, her zerrede, her tomurcuktaydı. Sadece dönüp bakmasını bilmek, yüreğin derinliklerine inmek gerekirdi. Ve gördüğünü, duyduğunu anlamak gerekiyordu. Artık dilsizliğe, körlüğe ve sağırlığa son vermek gerekiyordu. Evet, insanın asıl aradığı kendisiydi, kendini tanımasıydı. Kendindeki yüreğin ve zihnin bütünlüğüydü. Oysa insan bu kadar kendine bile yabancı olurken, kendine uzak dururken neden kendi annesine, kendi özüne yabancı ve düşman olmasın ki!
Evet, zorlu ve çetin bir dönemden geçiyoruz. Ve öyle bir çağı yaşıyoruz ki hem Spartaküsçe bir savaş başlatıyoruz tüm iktidar bilgilerinin yeni modern kölelik çağlarına karşı hem de bu savaşımıza İsa’nın havarileri gibi tüm coşkumuzu ve heyecanımızı katıp, Muhammed’in sahabeleri gibi kızgın çöllerde koşturuyoruz umudun tüm maviliğine… Evet, kendimizi arıyoruz. Tüm benliğimiz ile yitip giden zamanlarımızdan, kaybettiğimiz tüm anlardan, anıları ve anlamımızı arıyoruz. Spinoza’nın dediği gibi asıl hakikat, anlamaktı diyoruz. Ve anlamın hakikatiyle özgürlüğe ulaşmaya çalışıyoruz. Yitip giden zamanlardan bize pay edilen ise kızgın Rebeze ve biz Gıfar-i olmaya çalışıyoruz. Ancak kendimizi ve anlamımızı yitirmeden bir yaşamı yaşamak ve yaşamaktır tek gayemiz. Evet, aradığımız oysa ki budur. Yoksa ne Zuhal kadar çok uzak, ne de Kevser kadar dolu-dizgin ne de Sırat kadar keskin ve zor bir yoldur. Asıl olan, kilit vurduğumuz tüm çeşmeleri akıtarak büyük bir heyecanla yürümektir. Ancak yolumuz meşakkatli, hüzün ve umudun kol gezdiği Mekke’nin dar sokakları gibidir. Ve bizlerde Medine’ye hicretli çocuklarız. Yani hakikatin savaşçıları, umudun maviliğiyiz...