
Dünyanın neresine gidersek gidelim bir yerde diktatörler varsa, faşizan rejimler varsa orada topluma karşı korkunç saldırılar da var demektir. Orada her gün yeniden bir önceki günü aratan tarzda bir ezme, baskılama, sindirme, tehdit etme derken orada yaşayan insanları teslim alma girişimi vardır. Çünkü diktatörler doğaları gereği hiç başka düşünceye ve siyasi eyleme tahammül edemezler. Varsa yoksa sadece bir kendileri vardır. Bunun da nedeni açıktır, tüm diktatörlerin ortak bir özelliği şişirilmiş bir egoya sahip olmalarıdır. Şişirilmiş ego sahibi olmak demek, bir kendini sevmek demektir. Bir kendisinin doğru olduğuna inanmak demektir.
Dikkat edersek, tüm diktatörlerin başka bir özelliği kendilerini bir şekilde özel ve seçilmiş bilmeleridir. Onlar bu dünyaya çok özel oldukları için gelmişlerdir. İnsanlık onlara muhtaçtır. Onlar olmazsa, bu dünyada yaşam „mümkün” olamaz. Olamaz çünkü onlarsız bir yaşam „mümkün” olamaz. Ancak yaşamın kendisi tek renkliliği hiçbir zaman kabul etmemiştir. Bundandır ki tek bir iradeye de hiçbir zaman insanlık boyun eğmemiştir. Boyun eğmediği gibi iradesini de böyle ruh hastası narsist, megaloman kişiliklere de teslim etmemiştir. Bu ise doğası gereği beraberinde bir çatışmayı ve karşı karşıya gelmeyi getirmiştir.
Diktatörlerin en önemli silahlarından biri milliyetçiliktir. Irkçılıktır. Yine başka etkili bir silahları ise dincilik ya da mezhepçiliktir. Çoğu zaman diktatörler hem milliyetçiliği hem de dinciliği halklara- azınlıklara, farklı inanç guruplarına karşı- kullanmasını bilmişlerdir.
Bunun içindir ki nerede diktatörler ve faşizan rejimler varsa orada insan iradesini kırma hareketi hep devrede olmuştur. İşkence, öldürme, kaçırma, tehdit, yakıp-yıkma derken korku imparatorluğu yaratarak toplumu da yönlendirmeye ve yönetme istemi vardır.
Evet diktatörlerin ve onların yarattıkları rejimlerin ortak bir özelliği kesinlikle korku oluşturmalarıdır. İnsanları ürküterek ümitsizlik yaratmaları ve aşılamalarıdır. Diktatörlükler ve ümitsizlik her zaman bir arada olmuştur. Bunun içindir ki, Diktatörler ve karanlıklar hep bir madalyanın ayrı iki yüzü olarak var olagelmişlerdir.
Sözü uzatmadan belirtelim ki, bugün Türkiye’de tam faşizan bir rejim topluma bir karabasan gibi çökmüştür. Hiçbir farklı görüşe yer vermemektedir. Günlük olarak yüzlerce insana yönelerek zindanları doldurmaktadır. Bir eleştiriye yer verilmediği gibi herkes adeta yarının ne getireceğini bilmemektedir. Umutsuzluk diz boyudur. Bu umutsuzluğu bilen dikta rejimi şok edercesine her yeni bir günde yeni saldırılar planlayarak toplumu tümden teslim almaya çalışmaktadır.
Özcesi, Türkiye’de farklı düşünenlere yaşam zindana çevirilmektedir. Söz konusu Kürdistan ise baskılar, zulüm kat be kat daha sert ve hedef gözetilerek uygulanmaktır.
Böyle bir ortamda yaşamı bile anlamsızlaştıran bir dikta rejimine karşı sessiz kalarak ortam tümden bu faşistlere mi bırakılacak, yoksa faşizme karşı dik durarak faşizme ve faşizmin uygulayıcılarına karşı dik mi durarak yaşamın taşıyıcıları, umudun yeşerticileri mi olunacak? Sindirilmeye çalışılan bir toplumun ümitsiz gençliği ve onurlu insanları mı olunacak yoksa bu ümitsizliği umutsuzluğu yırtan ve tam tersine umudun yaratıcıları mı olunacak?
Unutulmasın ki, her zaman ve tüm mekanlarda hep Umut zaferden bin kat daha değerli olmuştur.
Unutulmasın ki; „İnsanın benliğinden umudu çıkarıp atın, o artık avlanacak bir kuş gibidir” demiş şairler. O zaman avlanacak bir kuş olunmak istenilmiyorsa, umudu yüreğimize nakşederek her yere umudu eken olmasını tam da bu zamanda bilmeliyiz.
Yine unutmalısın ki, faşizm ve onun en büyük insanlık düşmanı diktatörü korku ile insanlarda kayıtsızlık, bezginlik ve ümitsizlik ekmek istemektedir. Halbuki: „Umut hayatın yarısıdır; kayıtsızlık ölümün yarısıdır” demiş Halil Cibran. Umut yeşertenler ölümün değil yaşamın ve hayatın temsilcileri oldukları için o zaman kayıtsız ve vurdumduymaz olamazlar. Öyle duramazlar ve öyle de yaşayamazlar.
O zaman, umudun ve geleceğin umut yeşertenleri olabilmek için önce umut ekelim.
Umut ekenlerin de umut biçeceklerinin bilinciyle umudu yeşertelim…