Biz Ankara’ya yola çıktığımızda 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Mikrofonu eline almış, ‘hepimiz kardeşiz, biz barışı almaya gideceğiz” diye konuşuyordu. Dönerken ise gözyaşları içinde ‘biz kardeş değilmişiz’ diyordu. O yaşta bir çocuğa bu yaşatıldı.
SELMA AKKAYA / PARİS
10 Ekim 2015 tarihinde DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB, HDP ve pek çok sivil toplum örgütünün katılımıyla Barış Mitingi düzenleniyordu. Leyla Seçici de birçok memur arkadaşıyla birlikte barış umudunu büyütmek için orada olmak isteyenlerden biriydi. Daha 6 aylık bebeğini görümcesine teslim eden Seçici, eşiyle birlikte Wêranşar’dan kalkan otobüslerle Ankara’ya gitmeye karar verdi. Bir gün sonra olacaklardan habersiz, otobüsle Ankara’ya gidecek eylemcilerle onları uğurlamaya gelenler halaya durmuşlardı. İşte bu coşkuyla yola çıkan Seçici’nin şimdi hafızasında her eylem bir patlamanın habercisi gibi korku yaratsa da onun aklı geride bıraktığı dostları, arkadaşları ve meslektaşlarının acılarında...
Ankara için nasıl yola çıktınız?
Sendika, otobüsler tutmuştu. Eşimle birlikte gidip otobüslere binmiştik. Bizi yolculamaya gelenler, otobüsleri dolduranların umutları çoktu. Herkes barışa dair umutluydu. Her birimiz orada olmalıyız. Barış büyümeli diyorduk.
Aslında birkaç arkadaş otobüste endişeliydi. Çünkü ‘bizi neden hiç aramıyorlar. Bu hiç normal değil’ diye sormuşlardı. Yol boyunca hiç durdurulmadık. Oysa daha önce hem öğrenciyken hem de sendika eylemleri için kaç kez gitmiştik biz bu yolu. O zaman sürekli durduruluyorduk. Ya kimlik kontrolü ya da arama yapmak istiyorlardı. Biz arama yaptırmayacağımızı söyleyip direniyorduk ama eninde sonunda aranıyorduk. Bu kez ise hiç aranmadık. O arkadaşlar bunu yolda sorguladığında, biz kızdık. ‘Ne kötüyü çağırıyorsunuz, iyi düşünelim iyi olsun’ dedik ve onları susturduk. İndiğimizde herkes çok coşkuluydu ve her yer çok kalabalıktı. Biz de uzun süre o patlama alanında durduk. Ardından ben sendikalıydım eşim ise partiliydi. O, ‘benim sendikayla ne işim var’ diyerek parti ile yürümek istediğine dair şakalar yapıyordu. Kortejler oluşunca oraya doğru geçmek için yürüdük. Orada halay çektik. Kötüydü.
Patlama yerine yakın mıydın?
Sanırım 50 metre ancak vardı. Daha sendikanın kortejine varmamıştık. İnsan parçaları uçtu. Üzerimize kan ve et parçaları geldi. Herkes ‘kimse ölmedi’ diyordu. Biz ‘nasıl olur parçaları havada uçtu’ diyorduk. O gün anladım ki biz gerçekten örgütlü insanlardık. Herkes bulunduğu yerde durup el ele tutuştu. Çünkü binlerce insan vardı. Koşsalardı, sırf izdihamdan yüzlerce ölü daha olurdu. Ama insanlar el ele tutuşup yerinde durdu. Herkes el ele tutuşmuş slogan atıyordu. Gözyaşlarımız salyalarımıza karışmıştı. Ama kimse sağduyusunu yitirmedi. Ta ki polisler gelip saldırana kadar. Polis saldırısına rağmen arkadaşlar yavaş yavaş alanı boşaltmaya çalışıyordu. Çünkü sağlıkçı olan arkadaşlar alanı boşaltın ve genişletin diye sesleniyordu. Eski ev arkadaşım yanımdaydı. O sağlıkçı olduğu için yaralı ve patlamanın olduğu yere doğru gitmek istedi. Açıkçası ben gidemedim. O durumu kaldıramazdım. Yine de onunla birlikte biraz ilerleyebildim. Çok kan vardı. Gidemedim; o gitti, ben geri döndüm.
Tanıdıklarını kaybettin mi?
Urfa ve Suruç’tan yitirdiğimiz arkadaşlar vardı. Bir arkadaşın kızı ve kız kardeşi ve mühendis iki arkadaş yeni evlilerdi. Oradayken gaz atıldı. Biz koşmaya başladık. Gaz tüplerinden biri ayağıma değdi. Ben ayağımın koptuğunu sandım. Bir duvarın dibindeydik. Israrla arkadaşlar ‘atla’ diyordu. Ben ise ‘ayağım koptu atlayamam’ diyordum. Bütün bunlar, o yaşananların psikolojisiydi.
O günden sonra sende nasıl bir etki yarattı bu olay?
İyiyim diyemiyordum. Sanki o bir haksızlıktı. Çok ağırıma gidiyordu. Yaşıyoruz diyorduk. Sanki iyiyim desem o şehit düşen arkadaşların canları daha da acıyacak diye bir duyguya kapılıyordum. Onlar için haksızlık gibi geliyordu. Sonrasında Viranşehir’de eylem yaptık. Çok kötü bir psikolojiye girmiştim. Eylemde güvenliğe vermişlerdi. Tanıdığım analar, akrabalar eyleme bize desteğe gelmişti. İnsanların üzerlerini öyle bir arıyordum ki sanki herbirinden bir şey çıkacak gibi. Biri elini cebine götürse, ‘ne çıkaracak’ diye düşünüyordum. Oysa yıllardır tanıdığım kadınlardı hatta aile dostlarımızdı bu insanlar. Paranoyak gibiydim. Herkesi didik didik arıyordum. Kötü bir psikolojiydi.
Arkadaşların taziyelerinde çok acı çekmiştim. Ağıtlar yakıldığında sanki benim cenazem kalkıyordu. Öyle hissediyordum. Bin umutla gidilen yolda böyle ölümle dönmek...
Biz Ankara’ya yola çıktığımızda 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Mikrofonu eine almış, ‘hepimiz kardeşiz, biz barışı almaya gideceğiz” diye konuşuyordu. Dönerken ise gözyaşları içinde ‘biz kardeş değilmişiz’ diyordu. O yaşta bir çocuğa bu yaşatıldı. Türkiye’nin en kanlı katliamıydı. Devlet eliyle yapıldı. Göz yumuldu. Sendikayla sayısız kez gittim. Her defasında kimlikler alınırdı. Aramalar yapılırdı. Eylem alanına girerken arama yapılırdı. Bu kez hiçbir ara yapılmadı. Hiç yoktu. Polis yoktu.
Çok korkunçtu. Aslında o an düşündüm; biz ikimiz orada ölseydik, kızım ne olurdu diye düşündüm. Biraz bencilce gelebilir belki. O an gerçekten kızım aklımdaydı. O anda Suruçlu ananın kızına sarılışını gördüm. Kızını kucağına almış haykırıyordu. Halen fotoğraflarına bile bakamıyorum. Hep diyorum ki bir şey yapabilir miydik? Elimizden bir şey gelir miydi!
Daha sonrası?
Bir yıl sonra üniversite döneminde açılan davalar sonuçlandı. 1 yıl sonra orayı terk ettik. Zaten Ankara’dan sonra kötü şeylerin çoğalacağı belliydi. Devamında Sur, Nusaybin, Cizre yaşandı. Bütün bu olayların içerisinde ülkeyi terk ettik. Öğrencilikten dolayı ceza almıştım. O dönem halen meslekten ihraç edilmediğim için sendikayı arayıp yönetici belgelerimi istedim. Sendika yardımcı olmak istedi. O aşamadan sonra tek tek devamında birçok insan işinden oldu. Hatta bizimle ilgilenmek isteyenlerde işinden oldu. İnsanlar açlıkla sınanıyor şimdi. Ben sürgün denilen beyaz ölümü gerçekten yaşıyorum ama oradaki arkadaşlar ciddi bir korku yaşıyor. Benimle konuşmaya bile korkuyorlar. Bazı öğretmen arkadaşlarım tarlalarda çalışıyor.
Buradan bakmak zor mu?
Zor. Bendeki korkular daha az. Ankara’dan sonra herhangi bir eyleme gittiğimde her an bomba patlayabilir psikolojisindeydim. Şimdi aştım bunu. Hayata dair umudum var ama ülkemi çok özlüyorum. Barışa dair umudum halen var. Karşımızdakiler çirkefçe oyunlar oynasa da, her defasında daha kötüsü olamaz dediğimizde kötüsü yaşansa da halen umudumuz var. Çünkü biz insanı seviyoruz!