Türkiye sanki yerel seçimlere değil de bir savaşa gidiyormuş gibi. Erdoğan tam Hitlervari bir kampanya yürütüyor. CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisini bile Kandil’den talimat alan partiler olarak lanse etmekten çekinmiyor. Tabi esas düşman olarak ilan ettiği HDP yüzünden. HDP de AKP gibi Türkiye’nin yasalarına göre kurulmuş ve çalışıyor. Ama binlerce yöneticisi ve çalışanı hapiste. Her gün HDP’lilerin evlerine, parti binalarına baskınlar yapılıyor.

Baskın ve tutuklamalar, tek yanlı karalama ve propagandalar yetmiyor. Erdoğan, HDP belediyeleri kazanırsa yine devlet zoruyla el koyup kayyum atayacağım, diyor. Hile, tehdit, bütün bürokrasiyi üstüne salma yetmiyor, CHP ve İYİ Parti gibi partileri bile terörist ilan ettiği HDP’nin yanına koyuyor. Amaç HDP’yi tam tecride ve kuşatmaya almaktır. Ayrıca kendisine güvenmiyor. Anketler kazanamayacağını gösteriyor. Koalisyon olmasın diye başkanlık sistemini dayattı ama şimdi MHP olmadan adım atamıyor. Bunun için MHP’ye tutsak olmuş durumda. Bahçeli Erdoğan’ın yerine kayyum olarak atanmış sayılır.

Erdoğan tam anlamıyla iplerini koparmış, dolu dizgin faşizmi egemen kılmak peşinde. Basını tek elde toplamış. Maliyeyi damadı eliyle kontrole almış. Ülkeyi ikiye bölmüş, kendisinden olmayanları düşman kategorisine koymuş. Adliye ve bürokrasi önünde el pençe. Üniversiteler, akademik dünya pusmuş, kimlik yitimine uğramış. En son utanç verici görüntülerini televizyonlardan izledik. Faşizmin ibret belgesi olarak belgesellere geçecek, klasikler arasına girecek manzara ortaya çıktı. Üniversitelerin rektörleri toplatılmış, karşılarında istihbaratın başındaki zat onlara talimatlar veriyor. Güya Türkiye’nin güvenlik ve tehditler konusunu rektörlere aktarmış. Rektörlerin bir istihbaratçıdan ders almalarına gerek varmış demek!

Üniversite rektörlerinin güvenlik politikaları ve tehditlerle ne ilişkileri var? Güvenlik kurumlarına mı geçecekler. Bu işle ilgilenen yeterli kurum yok mu? Manzara çok net. Hükümet üniversiteleri tam bir askeri hiyerarşi biçiminde kontrolüne almaya ve dönemsel talimatlar vermeye çalışıyor. Hiçbir rektör buna itiraz edemiyor. Tek kelime eleştiri getiren yok. Bu Türkiye’nin bütün kurumlarıyla bittiğinin resmidir. Erdoğan ve Bahçeli’nin Türkiye’yi faşizmin kıskacına aldığını çok net gösteriyor. Barış isteyen akademisyen ve aydınlar aşağılandı, mahkemelere çıkarıldı, cezalar verildi. Bunların üniversitelerinin rektörleri ve arkadaşları ses çıkaramadılar. Şimdi de kuzu kuzu bir istihbaratçının karşısına dizilmiş, derslerini alıyorlar.

Leyla Güven’in açlık grevi 110 günü aştı. Ardından gelen yüzlerce açlık grevi eylemcileri ayları aşan grevlerini sürdürüyorlar. Akademisyenlerin, hukukçuların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, kimseden ses seda çıkmıyor. Sanki bu olanlar kendi ülkelerinde olmamış gibi davranıyorlar. Yazar, hukukçu, politikacı geçinen bazı palyaçolar televizyonlara çıkıp HDP’nin oyları nereye gider üzerine utanmazca tartışmalar yapıyorlar. Sanki HDP ölmüş de mirasını paylaştırıyorlar! Bir HDP’liyi çıkarıp tartışma ahlakını ve cesaretini gösteremiyorlar.

Bütün devlet, faşistler, basınları ve Erdoğanları saldırdığı halde HDP’yi durduramıyorlar. HDP’nin bütün çalışanları tehdit ediliyor ve hapislere dolduruluyor. Buna rağmen HDP’yi teslim alamıyorlar. Eğer bu baskıların çeyreği AKP’ye yapılsaydı şimdi AKP diye bir parti kalmayacaktı. HDP bu direncini ve ayakta kalmasını açık ki, halka borçludur. Çünkü halk HDP’yi sahipleniyor. Halkın özgürlük ve demokrasi sorunu var. Faşizmi kabul etmiyor. Bedel vermeyi göze alıyor, diz çökmeyi kendisine yediremiyor. İnsan onuru maddiyatçılıktan ve zorbalıktan üstündür. Onuruna ve haklarına sahip çıkanlar örgütlenirse hiçbir güç onları yenemez. Erdoğan ve temsil ettiği faşizmin bir meşruiyeti yoktur. Hilebaz ve zorba olabilirler ama insanlığı temsil edemezler. Zor ve hileleri boşa çıkarıldığında, maskeleri düşürüldüğünde tepetakla giderler. Türk faşizmi de diğer faşist yönetimler gibi yenilgiye mahkumdur.