Toplumsal belleğimizi ‘unutma’ya ve ‘unutturma’ya kodlamak isteyenlere inat; hep hatırlamak zorundayız!
Büyük trajediler ve travmalar sonrası geçici hafıza kayıplarının yaşanması, insan organizmasının acıyla başa çıkmasını sağlayan savunma mekanizmalarının devreye girmesi sonucudur. Büyük acılar bir süreliğine bilinçaltına itilerek, acıyla yüzleşme süreci zamana yayılır. Bu da insanın akıl sağlığını koruma altına almaya hizmet eder.
Ancak devletin çarpık eğitim sistemi ve medyanın manipülasyonları aracılığıyla tarihte cereyan eden ve halen sürmekte olan zulüm ve katliamların unutturulmak istenmesinin, çok farklı nedenleri var. Bu nedenlerin en başında ‘egemenlerin kendi hegemonyalarının idamesini sağlama’ amacı vardır.
Oysa zulmü hatırlamak, tekrarını önlemek için mücadele etmek demektir. Ve egemenlerin zulüm sonucu katlettiklerini sürekli hatırda tutmak, ezilenlerin kurtuluşu için mücadele edenleri unutmamak, onlara olan insanlık borcumuz gereğidir. Bu yüzden, bütün katliamları unutturma çabalarına halkların cevabı, ‘sürekli akılda tutmak’ olmalıdır.
Onlarca savunmasız özgürlük tutsağının hunharca öldürüldüğü, 19 Aralık katliamının üzerinden 11 yıl geçti.
19 Aralık 2000’de, nefsi müdafaa yapabilecek en ufak bir donanıma dahi sahip olmayan, dört duvar arasındaki tutsaklara tanklar, dozerler, bombalarla saldırıldı. Bu yetmiyormuş gibi tutsakların bulunduğu koğuşlar ateşe verildi, içindekiler diri diri yakıldı. Devrimci tutsakların tutulduğu hapishanelere yapılan vahşi saldırılarda 28 tutsak katledilirken, onlarcası sakat kaldı, yaralandı.
Büyük bir saldırı hazırlığı sürecinden geçildiğini fark eden tutsaklar, bu durumu önceden haber vermelerine rağmen ne yazık ki o günlerde, bu vahşi katliamı önleyebilecek bir toplumsal muhalefet örgütlenemedi.
Devletin özgürlük tutsaklarına karşı kapsamlı bir katliam planı hazırlığı içinde olduğu biliniyordu bilinmesine ama devlet destekli basın, bu saldırı planını uyduruk nedenlerle gerekçelendirmeye çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu.
 Buna paralel olarak tutsak yakınları ile demokrat-muhalif kesimin saldırı planına dikkat çekmeye çalışan eylem ve gösterileri, toplumun geneline yayılabilecek bir tepkinin ortaya çıkmasına yetmiyordu.
Toplumsal muhalefetin cılız itiraz seslerini hiçbir şekilde ciddiye almayan devlet, tutsakların hayatını da hiçbir şekilde dikkate almadan, katliam planını uygulamaya koydu. Bu durumda bile boyalı basın, öldürülen tutsakların antipropagandalarını yapmaya devam etti.
Bugün, devlet adına o saldırıda görev alan bazı katiller bile katliamı kısmen kabul ediyorken, Türk medyasının bu konudaki sessizliğini sürdürmesi çok ilginç.
Başbakanın, şimdiki yol arkadaşlarının iktidar ve suç ortağı olduğu bir katliamı kabullenmesi, çok olası görünmüyor. Çünkü kabullenmek, aynı zamanda katliamın sorumlularını ortaya çıkartıp, devletin koruma duvarın arkasına sığınmadan, tarafsızca yargılanmalarını sağlamak demektir.
Ancak ucu bir şekilde kendi partisine dokunan bir suçu kabullenmesi, başbakanın adetlerinden değildir. O sadece, kendi iktidarı dönemine denk gelmeyen devlet suçlarını dile getirmeyi seviyor. Hatta bazen bu becerisini o kadar ileri götürüyor ki; devlet ve yargısının hala “suç ve yargılanma sebebi” olarak gördüğü, “katledilen devrimcileri anma eylemini” gözyaşı dökerek gerçekleştirmekten geri durmuyor.
Dersim Katliamı’nın belgelere ve canlı tanıklara dayanan onlarca belgeseli yapıldığı halde, bu konu başbakan tarafından dillendirilinceye kadar, basının ilgisini çekememişti bir türlü. Bundan yola çıkarsak; 19 Aralık katliamının devletçe kabul edilip, zarar görenlerin mağduriyetlerinin giderilebilmesi, başbakanın seçim öncesi biraz daha propaganda yaşları dökmesine bağlı.
Çünkü Yandaş medyanın bütün insanlığı ilgilendiren ciddi konuları gündemine alıp tartıştırması için öncelikle başbakandan icazet alması gerektiği belli.