Maraş Katliamı ardından sürgüne çıkan Maraşlı Alevi Kürtler, hatıralarından silinmeyen o anları, gazetemize anlattı. Katliamdan sağ kurtulan Kürdistanlılar, katliam öncesi ve sırasında daha büyük bir felaketin yaşanmasını önleyen şeyin örgütlü ve dayanışmacı duruş olduğuna dikkat çekerek, yeni katliamların yaşanmaması için de aynı çağrıyı yapıyor: Unutmayın, ders alın, örgütlenin!

Cebrail Gökçen:
Katliam öncesine öldürülen öğretmen Hacı Çolak, bizim komşumuzdu. Üç ev yanımızda oturuyorlardı. Biz o öldürüldükten sonra sabaha kadar cenaze evinde bekledik. Dışarda da ateş yakılmış, insanlar bekliyordu. Sabahleyin cenazelerin nasıl kaldırılacağının planları yapıldı. Morgdan alınıp kortej eşliğinde cenazelerin kaldırılacağı söylendi. Sabah okula gitmedik, yürüyüşe katılmak için beklemeye başladık. Öğle vakti halen cenazeler teslim edilmemişti. Maraş Devlet Hastanesi Başhekimi Çetin Diker, cenazelerin otopsileri bitmediği için teslim edilmediği bahanesini öne sürüyordu. Bu sırada aslında şehir merkezine yobazların toplanması için planlar yapıldığından haberimiz yoktu. Merkezde bizi ne tehlikelerin beklediğini bilmiyorduk.
İkindi vakti cenazeler alındı. Yürüyüşe katılanların hepsinin üstü polis tarafından arandı. Yürüyüş Uzunoluk’a geldiğinde kenarlarda kalabalıklar oluşmaya başlamıştı. Karşılıklı sloganlar atılıyordu. Şehir merkezine ilerledikçe kenarlardaki kalabalık artmaya başaldı. Belediye binasına geldiğimizde kortej durmuştu. Cenazeleri camiye sokmak istemiyordular.
Kortej tam dar bir alandan geçerken inşaat halindeki binalardan kalabalığın üzerine briketler, taş, tuğla atılmaya başlandı. Taşlar havada uçuşuyordu. Ben o esnada tabutlardan 30 veya 40 metre uzaklıktaydım. İki tane briketin de tabutların üzerine atıldığını gördüm. Taşıyanlar, tabutu caddeye indirdi. İnsanlar kendilerini savunacak siperler aramaya başlamıştı. Bazılarının yüzünde kan vardı, kollarını tutuyorlardı. Kimi topallıyordu. Mahalleye doğru geri çekiliyorduk. Boğazkesen Camisi mevkisindeyken bir askerin Maraş Kalesi’ni hedef alıp otomatik silahla taradığını gördüm. Silah sesinin duyulmasıyla meydan sessizliğe gömülmüştü. Biri öksürse herkes duyacak kadar sessizdi. Rütbeli bir asker, kaleye nişan alıp ateş eden askeri tekmeliyordu.
Artık biz mahalleye doğru geri çekiliyorduk. Yürüyüşe babam, annem, abim ve ben katılmıştık, bizim aileden. Birbirimizi kaybettik. Devlet Hastanesi mevkisine geldiğimde kimi yaya, kimi askeri cemselerle hastaneye götürülüyordu. İnsanların yüzündeki korkuyu, dehşeti, çaresizliği, yüzlerinden akan kanı görmek nasıl bir duygu, nasıl anlatılabilir ki?
Hastanenin olduğu caddede, köşede annemi, babamı ve abimi bekliyordum. Komşumuz İsmail amcanın koluna iki kişi girmiş, hastaneye getirmişti. İsmail amca kalp hastasıydı. Annem, babam ve abim daha sonra mahalleye geldi. Akşam olmak üzereydi. Yaşadığımız korkuyu ve çaresizliği üstümüzden atamıyorduk.

‘Annemin çığlıklarıyla uyandım’

Sabah erkenden annemin çığlıklarıyla uyandım. “Kalkın, kalkın, geliyorlar, geliyorlar” diye çığlıklar atıyordu. Elbisemi giydim, hemen evden çıktım. Saldırının olduğu yere doğru yürürken biri beni tutup, “Abini öldürdüler, öldü, öldü” diye bağırmaya başladı. Ne yapacağımı bilmiyordum, çaresizdim.
Mahalle sakinlerinden Hirme isimli yaşlı kadın, sabahleyin erkenden Mağralı Mahallesi’ne, Taşkesen’in fırınından ekmek almaya gidiyor. Taşkesen, sol görüşlü, Mağralı Mahallesi’nin muhtarı... Diyor ki, “Ne geziyorsun burada, çabuk git mahalleye haber ver, sizi öldürmeye geliyorlar.” Hirme Teyze mahalleye hemen haber getiriyor. Onun haber getirmesi, büyük bir katliamın önüne geçiyor.
Faşistler, mahallemizin tam merkezine girecekti. Ben oraya gittiğimde, bin bin beş yüz kişilik bir grup, tekbir sesleriyle saldırıyordu. Biz de taş ve sopalarla savunmaya geçtik. Süleyman Amca, evdeki kırmayı fişeklerle doldurup ateş açıyordu. Daha sonra da otomatik silahla bir kişi gruba doğru ateş etmişti. Kaçmaya başladılar. Ölü ve yaralılarını sürükleyerek kaçıyorlardı. Her yerden silah sesleri gelmeye başlamıştı.
Evlere döndük. Kendimizi nasıl savunacağımızı, yapacaklarımızı tartışıyorduk. Evlerde kimse tek kalmıyordu. 5-10 aile birleşip bir evde kalıyorduk. Bizim ev üç odalıydı. 50’ye yakın insan bir araya gelmiştik. Babamda bir tabanca ve 42 mermi kalmıştı. Babam, “Gelirlerse birebir öldürürüz” diyordu. Diğer mahallelerden haberler gelmeye başlamıştı. Evleri yakıyorlardı. Akrabalarımızdan Hüseyin Abi’nin evine girip talan etmişler, evi de ateşe vermişlerdi. Hemen yanındaki Şah İsmail’in evine girip talan etmişler, İsmail Abi’yi de baltayla parçalamışlardı. İsmail Abi’nin kız kardeşi Bergüzar Abla daha sonraları anlatırken, “Abimin naaşının yanına koştuğumda kucağıma almak istedim ve abimin beyni elime düştü” diye hıçkırarak ağlıyordu.
Mahallelerden silah sesleri, dumanlar yükseliyordu. Askeri birlik bunlarla işbirliği yapıyordu. Çamlık mevkisinde bekleyen askerler, bunlara tankı teslim etmişti. Tanka üç hilalli bayrak çekmişler, hareket ettirmeye çalışıyorlardı. Başarıp da çalıştıramadılar. Müthiş bir savunma yapıyorduk. Hava kararmış, saat geç olmuştu. Her zaman ders çalıştığım masanın altında kendime yer bulup kıvrılarak uyumuşum. Sabah olduğunda halen silah sesleri ve dumanlar vardı. Binaların üstünde nöbet tutan o kahraman insanlar açtı, susuzdu. Evde yemek pişince kimse kaşık vurmuyordu. Annem yemeği alıp nöbetçilere götürüyordu.
Bir türlü devletten yardım gelmiyordu. “24 saatte Kıbrıs Beşparmak Dağları‘na indik” diyen o “kahraman Türk askeri, polisi” diye yutturulanlar nerdeydi?
Hastanelere yaralılarımızı da götüremiyorduk. Zehirli iğneyle insanlarımızın öldürüldüğü söyleniyordu. Kirvem Hüseyin’in vurulduktan sonra hastaneye götürüldüğü, orada tedavi edilmeden zehirli iğne ile öldürüldüğü anlatılıyordu.

‘Devrimcilere yıkmaya çalıştılar’

Katliamda devlet, can kaybını 150 olarak açıklamıştı. Ben biraz araştırdım, öldüğü söylenen bazı kişilerin adı listelerde yoktu. Morglar ve mezbahaların buzluğu cesetlerle doluydu. Devletin namussuzluğu yine ortadaydı. Televizyonlar, katliamı sol görüşlülerin yaptığını söylüyordu. Suçu zindanlarda, işkence zoruyla, dişe diş savunma yapan o kahramanların üzerine yıkmaya çalışıyorlardı.
Yani dostlar, Maraş korkunç bir katliamdı. Ama herkes inansın ki, biz yenilmedik. Dayanışmayla, örgütlülükle direniş gösterdik. Bizi yenemediler. Maraş aslında örgütlülüğün, dayanışmanın, bilgeliğin en güzel örneğiydi. Ben Maraş’ta, daha 14 yaşındayken ülke sorunlarını düşünmeyi, halkımı sevmeyi, emeğin kutsallığını öğrettiler. O insanlarla birlikte yaşadığım için o kadar mutluyum ki! Hepsine minnettarım. Biz yaşadık katliamı, siz yaşamayın. Dünyanın hiçbir yerinde yaşanmasın. Unutmayın, unutturmayın.

Okulda arkadaşlarım gülerek katliamı anlatıyordu

Mustafa Okur:
1968 doğumluyum, Maraş Katliamı’nda henüz çocuktum. Ama o zamanlar dün gibi aklımda, hiç unutulur mu? Önceden her şeyi planlamışlardı, ama bizim hiç haberimiz yoktu. Mahallemizdeki evlerin kapısına veya duvarlarına kırmızı çarpı işaretleri yapılmıştı. Bu işaretler, sadece Alevi komşularımızın evine yapılıyordu. Aynı Nazi döneminde Yahudilere yaptıkları gibi... Babam işareti yapan kişilere, “Niye yapıyorsunuz” diye sormuş, “Su aboneliği için işaret vuruyoruz” demişler. İki öğretmenin ölümünden sonraki cenazede mezarlığa doğru gidilirken herkesin, “Kahrolsun faşistler” diye slogan attığını hatırlıyorum. Sonra, Maraş Kalesi’nin önünden geçerken taş yağmuruna tutulduk. Ana baba günüydü; bağıranlar, çağıranlar... Herkes can derdine düşmüştü. O zaman Çiçek Sineması da bombalanmıştı. Bugünkü gözlerle baktığımız zaman hepimiz biliyoruz ki, bu bombalamayı da sırf bizim üzerimize atmak için onlar yaptı. Katliamı gerçekleştirmek için bahane bulmaya çalıştılar. Aynen Nazilerin Alman Parlamentosu’nu yakıp suçu komünistlere atması gibi...
Katliamdan bir gün önce annemle devlet hastanesine, bir akrabamızı sormaya gitmiştik. Orada beş altı kişi kendi aralarında, “Yarın kan gövdeyi götürecek” demişti. Ben o zaman anlamayıp anneme sormuştum. O da, “Yarın olaylar çıkacak” demişti. Hatta eve gidince annem babama da anlatmıştı konuşmayı. Ama kimse bu kadarını beklemiyordu.
Ertesi gün sabah karşı bizim mahallenin yan tarafındaki zeytinlikten kalabalık çıkmaya başladı. Evin damına çıktım, bir grubun baltalarla mahallemize geldiğini gördüm. Şimdi anlatırken o anda hissettiğim şeyler aklıma geliyor. “Allah’ını seven Alevileri öldürsün! Cennete gider” diye bağırıyorlardı. Bizim Uçkun Sokak’a kadar gelmişlerdi. Öldüreceklerdi bizi. “Anne, anne” diye bağırdım. Çok iyi hatırlıyorum: Yataklarımızı koyduğumuz yerde bir yüklük vardı, onun arasında da Umman marka küçük bir silahımız vardı. Annem hemen onu çıkardı, sokağa doğru bir el ateş etti. Babam evde değildi, o yüzden annem mecbur kalmıştı. Silah sıkmasa ya tecavüzle ya ölümle karşılaşacaktı. Gelenlerin elinde silah yoktu, balta, sopa gibi şeyler görmüştüm. Hemen “Kaçın, kaçın” diye bağırdıklarını duydum. Sonra tanklarla askerler geldi. Onları görünce dünyalar benim oldu. “Kurtulduk” diye sevindik, hatta alkış tuttuk. O çaresizlikle düşmanımızın yardımına sevinmişiz. Askerler zeytinliğin ordaki kalabalığın önüne geçti. Bir şeyler konuştular, ama ellerinde baltalar olan kalabalığa hiçbir şey yapmadılar. Sonra tekrar çekip gittiler, bizi yüzüstü bıraktılar.
Tam kalabalık da geri çekilmeye başladı derken ülkücüler ve dinciler tekrar bizim mahalleye doğru harekete geçti. Silahlar patlamış, herkes tedirgin olmuştu. Bizim gençlerden de bağırtılar kopmaya başladı. Ben ağlıyordum, öleceğim diye çok korkmuştum. Bizim evin camına bir mermi isabet etmişti. Dedemin 70-80 yaşında bir halası vardı, o da ağlıyordu. Ona dedim, “Nene, sen niye ağlıyorsun? Sen yaşını yaşadın, biz hiç yaşamadık.” Yaşlı nene eğildi, beni öptü, “Çok doğru söylüyorsun” dedi. Sonra Mehmet Bülbül’ün evinden Ankara’ya, Başbakanlığa telefon etmeye çalıştılar. Mehmet Bülbül’ün kızı postanede çalışıyordu, numara onun yanındaydı.
Sanki herkes bizim ölmemizi istiyordu. Bizim mahallede birkaç silah olmasaydı, belki de hayatta olmayacaktım. Katliam yatıştıktan üç dört gün sonra okul başlamıştı. Öğretmenimiz bize ilk derste, yaşadığımız olayları anlattırdı. Birkaç öğrenci, “Biz Alevilerin evlerini yaktık” diye anlattı; ama öyle bir sevinçle anlatıyorlardı ki! Bizim mahallenin evlerinden radyo ve başka mallar çaldıklarını anlattılar. Öğretmen hiçbir tepki vermiyordu.


Bugün de Kobanê’deler

Tevfik Tabak:
Maraş Katliamı sırasında ailece Yörük Selim Mahallesi’nde oturuyorduk. 17 yaşındaydım. Fotoğrafçıda çalışıyordum. Maraş, Kürt Alevi Kızılbaşların yoğunluklu yaşadığı bir kentti. Adana’da, Antep’te, Malatya’da da Aleviler vardı.
Maraş’ta katliamı yapanlar, yerliler ve çevre köylerden gelenlerdi. Bir lokma ekmeğimizi bölüştüğümüz bu insanlar tarafından katledildik. Maraş insanının dini duyguları kullanılarak adeta katliama zemin hazırlanmıştı. “Din iman” denildiği zaman Maraş insanının yapmayacağı şey yoktu.
Maraş’ın yerlisi olmayan Kürt Aleviler, o dönemde ekonomik olarak oldukça iyiydi. Maraş halkı bizi sevmese de itibar gösteriyordu. Ama Alevilerin bu zenginliği, katliamın nedeni oldu.
Katliamdan önceki iki sene boyunca katliamın hep provası yapıldı. Solculara saldırıyor, saçı uzun erkekleri zorla berbere götürüp traş ediyor, teşhir amaçlı halkın arasına salıyorlardı. Bu saldırılarla bir nevi halkın tepkisi ölçülmeye çalışılıyordu. Maraş Katliamı’nda yaşamını yitiren Hacı Bektaş Bozkurt’u da aynı yöntemlere tabii tuttular. Hacı Bektaş, utancından evden çıkamıyordu.
Katliamın olduğu gün başta iki öğretmen vurulmuştu. Mustafa Yüzbaşıoğlu adlı öğretmen Aleviydi; Halil Çolak ise Sünniydi. Faşistler, cenaze törenine katılmak isteyenleri çarşı merkeze sürmeye çalışıyordu. Amaçları herkesi çarşı merkezde toplamak, burada katliamı gerçekleştirmekti. Cenazeler komünistlerindir diye camiye almak istemediler. Sonra da daha cenazeler yerdeyken bize saldırdılar. Ben o saldırıda atılan taşlardan dolayı burnumdan yaralandım. Cenazeleri gömmeden geri çekilmek zorunda kaldık.
Sonra, sağcılara ait bir kahvenin taranması solculara mal edilince, öldürmeler ve talan çığrından çıktı. Duvarlara yazılan “Muhammed’in piçleri” gibi yazılar da solculara mal edildi. Aynı gece Maraş’ın Sünni köylerine haber salındı, “Komünistler ve Aleviler camilere saldırıyor” propagandası yapıldı. Başta da Yörük Selim, Serintepe ve Kara Maraş’a saldırılar oldu. Katliamdan önce yapılan baskınlarda silahlar toplandığı için halk zaten savunmasızdı. Halkın bir kısmında ise “Asker zaten bizi korur” algısı vardı.
İşte, yaşanan vahşeti anlatmaya dilim dönmüyor. O günleri yeniden yaşıyormuşum gibi oluyorum, o yüzden de anlatmakta çoğu zaman zorlanıyorum. Dün bize Maraş’ta bu katliamı reva gören güçler, bugün de Şengal’de, Kobanê’de halkımıza aynı zulmü reva görüyorlar.

Önce morga sonra işkenceye!

Hüseyin Keçeci:
Öğretmenlerin cenaze töreni sırasında, Maraş Kalesi’nden üzerimize taşlar fırlatıyorlardı. Biz, Cüneyt Arkın’ın “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmini izlemek için sinemaya gitmiştik. Film aynı zamanda katliamın işaret fişeği gibiydi. Burada galeyana gelen halk, “Aleviler camilere saldırıyor” kışkırtmasıyla linç girişimine başladı. Bu hengamede ben de iki bacağımdan yaralandım. Bizi askeri hastaneye kaldırdılar. Beni anestesi yapmadan ameliyata aldılar. Sonra da kan kaybından öldüğümü düşünerek morga atmışlar. Morgda kendime geldiğimde yüzlerce ölünün içinde olduğumu gördüm. Bağırarak yaşadığımı söyledim.
Katliamdan sonra, yaralı olduğum gerekçesiyle gözaltına alındım, 30 gün en ağır işkencelerden geçirildim. Sonra biz de canımızı kurtarmak için sevdiğimiz topraklarımızdan uzaklaşmak zorunda kaldık. Zaten istenen de buydu.
Yaşıyorsam, tesadüfen yaşıyorum. Katliamın ağır travmalarını halen yaşıyorum. Maraş, okuma oranı yüksek bir yerdi, insanların belli bir kültür düzeyi vardı. Şimdi Maraş, Kahramanmaraş değil, Kanlı Maraş’a dönüştürüldü.

Parçalı duruş zemin hazırladı

İrfan Saç:
Katliam esnasında 17 yaşında bir öğrenciydim. Katliamın yoğun yaşandığı Serintepe Mahallesi’nde oturuyorduk. Katliamda, 17 köylümü ve yakınımı kaybettim. Yüze yakın evimiz faşistler tarafından talan edildikten sonra yakıldı. Öğretmenlerin cenazesine katıldığımız için bunlara maruz kaldık.
Bu katliamda Ecevit hükümetinin de parmağı vardı. Ama ayrıca sol örgütlerin parçalı duruşu da katliama zemin hazırladı.
Maraş’ta yaşanan katliam, aslında Türkiye’nin kaderini belirledi. Katliamın ardından sıkıyönetim ve darbenin gelmesi, aslında katliamın da önceden tezgahlandığını gösteriyor zaten. Maraş Katliamı ve sonrasında gelişen olaylar, devrimci hareketleri adeta balyoz gibi ezdi. Dün Ermenileri nasıl katledip mallarına el koydularsa, Maraş Katliamı’nda da aynısını biz Alevi Kürtlere yaptılar. Katliamdan sonra birçok insanımız canını kurtarmak pahasına mallarını, evlerini yok pahasına satarak mülteci konumuna düştü. Ben de katliamda omzumdan yaralandım. Yaramı halen vahşetin hatırası olarak üzerimde taşıyorum.

 M. ZAHİT EKİNCİ/HAMBURG