
Umur HOZATLI
Teşkilatı Mahsusa son Osmanlı’nın katliam örgütüydü, Atatürk TC’yi kurduktan sonra oradaki kadroların çoğunu Cumhuriyet dönemine aktardı ve birçoğunu önemli görevlere getirdi. Bu bir temeldi, temel oluşturmaydı, TSK, TPT, Özel Harp Dairesi ve MİT bu temel üzerine oturtuldu.
Siyaset bu mantalitenin başıydı, aynı ırk temelli düşünceye sahip ast-üst ilişkisi içinde siyaset azmettirici, nizami ve gayri nizami silahlı güçler tetikçi, Türkiye ve Kürdistan cinayet mahalliydi. Fakat “cinayet” tekil öldürmedir, çoğul öldürmeye “katliam” ve “soykırım” denir, bu yüzden bu iki ülke başından buyana devasa bir katliam ve soykırım mahalli oldu.
Ermeni ve Rum katliamları bu Türk ırkçısı mantalitenin sonucuydu, beşikten bastona kadar kapsamlı bir soykırım uygulandı, sağ kalanlar dinsel, etnik, sosyal ve kültürel soykırımdan geçirilip Türkleştirildi, bu kuşağın çocuklarının önemli bir bölümü bugün Türk’ten daha Türkçü’dür.
Sonra Koçgiri, Zilan ve Dersim soykırımı yapıldı, rahimden mezara kadar devasa bir soykırımdı, ölüleri bile öldürdüler, sağ kalan Dersimlileri Türkleştirme çabası kısmen sonuç verse de, hala katillerine sevdalılar olsa da, Dersimliler sürgünde ve sılada içten içe verdiği öz direnişini zaferle sonuçlandırmayı başardı.
Atatürk ve CHP’si öyle bir resmi ve gayri resmi ırkçı ve katliamcı sistem kurmuştu ki katliamlar durmak bilmiyordu, 1943’te Van’ın Özalp İlçesi’nde 33 Kürt köylüyü topluca katletmek tam bir Teşkilatı Mahsusa-Özel Harp Dairesi işiydi, zaten katliamın komutanı Mustafa Muğlalı Teşkilatı Mahsusa kökenliydi.
Muğlalı olayına parantez açmak gerekiyor, zira bu olay Türk devlet mantalitesinin mihenk taşı, nirengi noktası, ırkçı faşizmin nişanesidir. Muğlalı 1950’de zor-bela yargılanıp idama mahkum edildi ancak Askeri Yargıtay cezayı bozdu. Sonrası ise tam bir ibret vesikası oldu; 1951’de öldüğünde Edirnekapı’ya defnedildi, faşist devlet kastı bunu hazmedemiyordu, bu yüzden kemikleri 1988’de Anıtkabir Devlet Mezarlığı’na nakledildi, 1997’de itibarı iade edildi, 1998’de Harp Akademileri Kahramanlar Geçidi’ne heykeli dikildi. Bunlar da yetmedi Erdoğan iktidara gelince 2004’te Özalp Kışlası’nın yani katliamı yaptığı yerdeki kışlanın adı “Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası” yapıldı. Erdoğan ve ekibinin Kürtler’e karşı izleyeceği politika o zamandan belliydi, bunu çok az kişi gördü.
1950’de çok partili döneme geçilip demokrasiden söz edilse de özel savaş devletinin politikası değişmiyor, katliamları bitmiyordu, sırada Alevi katliamları vardı; Muğla-Ortaca, Malatya-Hekimhan, Maraş-Elbistan, Hatay-Kırıkhan; sonra Malatya, Sivas, Maraş, Çorum ve 1993’te Madımak; yine rahimden bastona kadar yüzlerce Alevi süngülenerek, kurşunlanarak ve yakılarak katledildi.
“Büyük Kürt Savaşı”nın yaşandığı 90’lara gelindiğinde geride soykırımlar, katliamlar, devrimci ve solcu cinayetleri, 68 kuşağı filintalarının idamları, 12 Eylül faşizminin işkenceleri, cinayetleri, idamları derken tam bir katliam mahalli kalmıştı, ülkeyi toparlayacak kimse çıkmıyor, Ankara faşizmine karşı mücadele veren devrimciler birer birer katlediliyordu.
1984’te atılım başlatan Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt halkının özgürlüğüyle birlikte diğer halkların da özgürlüğünü ve demokratik yaşam hakkına kavuşmasını hedefliyordu. Ancak NATO tandanslı gladio devleti adil savaş yerine çok yönlü katliam konseptiyle karşılık verdi, 90’lardaki en azılı dönemin başında Demirel, Çiller, Ağar, Menzir, Kozakçıoğlu, Akşener gibiler vardı; “denizi kurutma” adını verdikleri politikayla 5 binden fazla Kürt köyünü yaktılar, 17 binden fazla “faili meçhul” cinayet işlediler, işadamlarını, gazetecileri öldürdüler, Gazi ve Ümraniye katliamlarını yaptılar, cezaevlerinde direnen devrimcileri birebir katlettiler.
İçinde Erbakan, Ecevit, Türkeş (97’de öldü), Yılmaz gibilerin de bulunduğu bu özel savaş çetesi 2000’lerin başında katliam mahallinden çekilip yerini Erdoğan ve ekibine bıraktı. Bu, yeni bir katliam süreci demekti. Öyle de oldu, Erdoğan’ın iktidarda olduğu 16 yılda, artan iş kazaları ve kadın cinayetleriyle birlikte 18 bini aşkın kişi katledildi. Bu 16 yıl, denilebilir ki geride kalan 79 yıllık TC tarihinin toplam tekerrürüydü. Bunu ayrıntılı yazmaya yerim yok, gerekmiyor da, şu anda hayatta olan üç kuşak hepsini yaşadı, gördü.
Sadece şunu söylemek istiyorum; sandığa giderken bu zulüm tekerrürünü unutmayın, işkenceleri, katliamları, cinayetleri, tecavüzleri, kadın cinayetlerini, zindandakileri, açlığı, yoksulluğu, işsizliği, sürgünü; ve Roboskî’yi, Gezi’yi, Cizre’yi, Şırnak’ı, Silopi’yi, Sur’u, birinci ve ikinci Suruç’u, Ankara Garı’nı, Reina’yı, Reyhanlı’yı, Soma’yı, Kobanê’yi, Efrîn’i, HDP Amed Mitingi’ni, Aladağ Çocuk Öğrenci Yurdu’nu; ve Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklara tecavüzü, Ensar Vakfı’ndaki çocuklara tecavüzü, Uğur Kaymaz’ı, Ceylan Önkol’u, 1.5 yaşındaki çocuğunun cesedini sırtında bir torbada 16 kilometre taşımak zorunda kalan Gürpınarlı Muharrem Taş’ı, torbadaki o masum bedeni, cenazesi günlerce evdeki buzdolabında saklanmak zorunda kalınan 13 yaşındaki Cizreli Cemile Çağırga’yı, çocukları soğuktan donmasın diye saç kurutma makinasını çalıştırıp yan odada kendini asan Emine Akçay’ı; ve Önder Babat’ı, Hrant Dink’i, Berkin Elvan’ı, Ali İsmail Korkmaz’ı, Ethem Sarısülük’ü, cenazesi bir hafta sokakta kalan Taybet Ana’yı, panzerin arkasında sürüklenen Lokman Birlik’i, onu katledip bedenine bu işkenceyi yapan Şırnak TEM Şube Müdürü Hacı Murat Dinçer’in AKP’den milletvekili adayı olduğunu, Uğur Kurt’u, Mehmet İstif’i, Lobna Allami’yi, Dilek Doğan’ı, Kemal Kurkut’u, Tahir Elçi’yi; ve daha yazsam bitmez nice devrim ve demokrasi şehidini unutmayın.
Unutanın kalbi kurusun…
Unutarak veya unutmadan AKP-MHP ve başkanına oy verecek her fani 24 Haziran’da tarihi yenilgiyi tadacak ve ömrü boyunca pişman yaşayacak. Çünkü 24 Haziran’da Türkiye’nin devrimci, demokrat ve özgürlükçü halkları, kendisini eleştiren Mersinli tarım işçisi Kemal Öncel’e “Ananı da al git” diyen diktatöre “Çeteni de al git” diyecek.