
Film, üst-orta sınıf bir ailenin ‘olamayış’ öyküsünü anlatıyor. Aslında her aksiliği sergileyebilecek gibi duran bir koca; evin yönetimini ve bütçe harcamalarını tekeline almış ve zamanla erkek dünyasında kalmayı öğrenmiş bir kadın: Handan. Handan, öğretilmiş tüm verilerle donatılmış, rahatsız edici bir karakter. Mutsuz evliliğinden sıyrılmaya çalışırken tüketim mekânlarının içinde buluyor kendini. Kocasına kızdığında gidip pahalı bir bilgisayar alıyor örneğin, arasında iyi bir iletişim olmamasına rağmen kocasına pahalı hediyeler alıyor. Handan’ın hayatını devam ettirebilmesinin bir yolu, belki de en önemli yolu, bu. Çoğunlukla Bağdat Caddesi’nin lüks kafelerinde geçen ve çoğunluğu kendi yapamadıklarını yaptırmak istediği bir kız çocuğuyla paylaşılan bir hayat.
Handan’ın arayışı
Handan film boyunca –kendinden farklı olarak– okumuş, hatta yazar olan ve belli bir okur kitlesine sahip Şermin’le arkadaşlık kurmaya çalışıyor. Handan’ın yetersizliği ve başaramayacak oluşu, her deneyimiyle yeniden yüzüne çarpıyor. Sınıfsal olarak imkânları eşit olsa da bir türlü Şermin olamıyor. Kendi halinde okuyan, yazan, çizen Şermin yerine Handan sürekli bir arayış içinde. Önce kafe açmak istiyor, daha sonra bu fikri kitap-kafeye evriliyor. Tüm bunlardan sonra o da kitap yazmaya yelteniyor. Tabii ki oryantalist bir hikâye için... İçinde çocuk gelin, Van gibi kelimeler geçen bir ilk cümleyle başlıyor yazmaya; lakin bu girişimi de başarısızlıkla sonuçlanıyor. Onay için okuttuğu Şermin, hikâyeyi “Nilüfer rüzgârda salınan bir çiçek değil ama biliyorsun” cümlesiyle karşılıyor. Handan, cehaleti ve amiyane tabirle sonradan görme haliyle bir yanıyla da barışık. Onunla iletişim kurmak istemeyen Şermin’i ısrarla rahatsız edişi de bunun göstergesi. Sorunun Şermin’in burnunun büyüklüğüyle ilgili olduğunu düşünüyor, kendisiyle değil. Şermin de tüm bunlara rağmen yakınlık kurabildiğiniz bir karakter değil, çünkü yönetmenin sunduğu hayatlar yerleşmiş ve değiştirilmesi güç alışkanlıklarla dolu insanların hayatları.
Üst-orta sınıf yaşamından kesitler
Çoğunluk’un cinsiyetçiliğine dair gelen yorumlardan ötürü mü bilinmez, yönetmen bu filmde daha çok kadının dünyasına ve kadının iktidarına odaklanıyor. Hatta gerek hâl ve tavırlarıyla gerek küfürleriyle Handan’ı erkek bir dünyada gösteriyor. Dışarıdan kaba-saba görünen kocasının ağzından film boyunca karısına yönelik olumsuz bir söz duymuyoruz örneğin, ya da bir küfür. Aksine Handan, sinirlendiğinde kocasına küfür edebiliyor, arkasından da olsa. Kocası ise mutsuzluğunu karısını aldatarak gidermeye çalışıyor. Geceleri susmayan telefonlar ve ‘toplantı’ bahanesiyle o dünyadan ayrılınan bir hayat yaşıyor Korhan. Evde geçirdiği zamanlarda da elinde bir telefon, aynı şekilde Handan’ın ve çocuklarının da. Evde süren bir iletişim yok. Her yerde ve herkeste elektronik eşyalar var. Pazar akşamları yemek dışarıda yeniyor. Detaylarıyla, üst-orta sınıf bir ailenin yaşamından kesitler görüyoruz.
Mutsuz evliliğin hırsı
Şermin ve kocası ise başka bir gerçeklik kuruyor kendilerine. Küçük işlerle yaşam standartlarını düşürmeden hayatlarına devam ediyorlar. Zaman zaman onlar da gerilim yaşıyor ve onların da mutsuzlukları var; ama ikisinin de eğitim düzeyi ve entelektüel çabalarından mıdır bilinmez, Handan ve Korhan’ın ikiyüzlülüğü kadar yıpratmıyor sizi. Şermin okuyor, tartışıyor, beyan ediyor. En azından küçük burjuva hayatlarındaki mutsuzluğu başkalarına yansıtmıyor ve bunun acısını başkalarından çıkarmıyor. Korhan ve Handan onların yanında tartışmaktan asla imtina etmiyor; bunu kendilerine hak görüyorlar. Handan, Şermin’i istediği zaman, istediği kadar arayabiliyor, bunda bir sorun görmüyor. Kurulmayan iletişimi belki görüyor ama orayı zorlamaya devam ediyor. Şermin, Handan’ın rol-modeli, Şermin’in yaşamını inşa etmek ve sonrasında da o yaşamı korumak istiyor; ama buna yönelik bir çabası da yok. Nihayetinde içinde tutmadığı, tutamadığı tavırlarıyla gösteriyor bunu. Keza mutsuz evliliklerinin hırsı da Şermin’den çıkıyor bir müddet sonra.
‘Onların hikayesi’nin filmi
Yönetmenin önceki filmi ‘Çoğunluk’un aksine bu filmde geleneksel değerler, muhafazakâr, milliyetçi nüveler yok. Sonradan görme bir ailenin ve genç bir erkeğin dünyasına gittiğimiz Çoğunluk’la tek ortak yanı ise hemen hemen aynı ikiyüzlülük ve aynı yapmacıklık. Çoğunluk’ta içeriden işlenen ve bize daha yakın olan hayatlar yerine Rüzgârda Salınan Nilüfer’de ‘onların hikâyesi’ anlatılıyor. Hiçbir karakterle kurulamayan yakınlık, havada kalan diyaloglar ve gereksiz detaylar, “onu da vereyim” hissi nedeniyle galiba, Çoğunluk kadar sarıp sarmalamıyor sizi film; ancak çevremizde de tanık olduğumuz ikiyüzlü ahlâk anlayışının işlenişi açısından değerli bir yapım olduğunu belirtmek gerekir.
Tuğçe Yılmaz