Zelal SİDEM

Ben Şoreş’i sesinden tanıdım mesela. Oysa ne çok isterdim bir patikada yollarımızın kesişmesini. Her stranın hikayesini ondan dinlemeyi ne çok isterdim. Çocuk avuçlarında topladığı hayallerini, umutlarını, sevdalarını ve sevgilerini Karadeniz’e nasıl ulaştırdığını. Hewraman’ı Karadeniz’de nasıl yaşattığını… Ve daha başka yaşanmışlıkları…

Hangi duygundu seni o karlar altında avazın çıktığı kadar bağırtan? Kim, hangi yoldaşın senden rica etmişti de kalbini kırmamak için elin kulağında söylemeye koyulmuştun? Kışın soğuğunda içini yakan ateş de neyin nesiydi ha gerillam. Yoksa sen dağlara mı söylüyordun stranını? Her patikada ayak izlerini bıraktığın, ayak izlerine rastladığın dağlara…

Keşke ben çekmiş olsaydım o görüntüyü. Belki o zaman duyardım dağların sana ne fısıldadığını… Dağlardan hangi gizi, gizemi öğrendiğini… Konuşuyor gibisin benimle gerillam, sesime ses veriyorsun. Ve sanırım haklısın söylediklerinde; her dağlının bir gizi olmalı. Tanışmamıza vesile olan ve senin dağlarda, dağlara bağıra bağıra söylediğin o stranla başlamak istiyorum seni anlatmaya…

Şimdi ben kifayetsiz sözcüklerin arkasına sığınırcasına bir anlam arıyorum. Bir anlam arıyorum, beni sen yapan duyguya ve seni bende yaşatana…

Anlam diyorum, beynimde ilk yankılanan ses sen oluyorsun. Sesinde kendim oluyorum, kendimi buluyorum. Sonra anlatmak gerek diyorum. Cüretkarlığımın sebebi sözcüklere olan güvenim değil, sadece ve sadece dağlılara olan sevdamdandır, bilesin.

   

***

Ve siz…

Uğradınız mı hiç Dersîm’e? O görkemli dağlarını gördünüz mü? Ya da Munzur sularından bir yudum su içtiniz mi? Peki, gidip gördüyseniz, orada; o dağlarda yiğit savaşçıların yaşadığını biliyor muydunuz? Yüreğini avuçlarının içine alan ve her çiçeğe, her ağaca, her taşa, toprağa, insana yüreğini armağan eden yiğitlerin meskeni olduğunu biliyor muydunuz?

Bir yol hattından geçerken rastladığınız bir mekap izine merak duydunuz mu? ‘Kimin acaba’ diyerek içinizden geçirdiniz mi? Her mekap izinde aslında bir gizemin saklı olduğunu biliyor muydunuz? Mesela bir görev dönüşü yorulmuş, sırtında yüküyle yoldaşlarına ulaşma sevincini yaşayan bir gerilla. Yol boyu bıraktığı mekap izlerini düşünmeksizin daldığı hayallerde, yaptığı yolculuğun ona verdiği sevinci… Ve daha bu sevinci yaşıyorken boğazda elinde bir pet şişesi dolu suyla onu bekleyen yoldaşının ‘qewet be’ demesiyle yüzünde gülümsemenin belirivermesi… O birkaç dakikalık arada koyulaşan sohbet ve o bir yudum suyun tadı. Belki de sadece bunlar saklı değil o mekap izinde. Belki de bir eylem sonrası noktasına varmak isteyen bir gerillanın geride bıraktığı yoldaşının acısı, yarımlılıklarını tamamlama umudu, inancıdır. Ya da birgün görme umuduyla sürekli patikalara bakan bir çift gözün hikayesidir. Bilemeyiz ki! Belki de söylediklerimizin hiçbiridir. Fakat rastlarsanız bir gün bir dağlının izine, korkmayın, düşün peşine; muhakkak kendinize dair bir şeyler bulacaksınız onlarda. Ve onlar sizlerle en hakiki bir şekilde paylaşacaktır dağların gizemini.

Belki bizim Hewraman’lı Şoreş’i tanırsın sesiyle. Şoreş’in, dağlara bağıra bağıra söylediği stranları… Ya da Şoreş ile kalan arkadaşlarından Şoreş’in mücadelesini dinlersin.

Ben Şoreş’i sesinden tanıdım mesela. Oysa ne çok isterdim bir patikada yollarımızın kesişmesini. Her stranın hikayesini ondan dinlemeyi ne çok isterdim. Karadeniz’i, Karadeniz’in dağ çocuklarının hikayesini… Çocuk avuçlarında topladığı hayallerini, umutlarını, sevdalarını ve sevgilerini Karadeniz’e nasıl ulaştırdığını. Hewraman’ı Karadeniz’de nasıl yaşattığını… Ve daha başka yaşanmışlıkları… O da olmasa hayallerini paylaşırdı benimle. Çünkü her dağlının hayalinde sana da yer vardır. Yeter ki kendini ulaştırmasını bil onlara. Ben sorardım o karın altında onu ısıtan şeyin ne olduğunu? Şu an cevabı belirsiz sorularla dolu beynim. Çünkü tam bulmuşken Şoreş’i, bundan birkaç gün önce Karadeniz’de çıkan bir çatışmada yaşamını yitirdiğini öğrendim. Şoreş’in sesi bana kılavuz oldu, beni kendimle buluşturdu. Sizi de uzun bir yolculuğa çıkarmasını temenni ediyorum.

Açmaya hazırım filizlerimi

Tıpkı toprak ana gibi,

Tıpkı asırlık bir çınar gibi

Ve tıpkı baharda açmaya hazır bir kır çiçeği gibi

İçimde milyonluk bir oluşum birikimi

Gebeyim evrenin yeniden doğumuna

Ve sancılanmaktayım tıpkı

Tomurcuğun çatlamakta olan acısı gibi…

Ben oyum, o da benim yani

Varlığın kendisinden ayrılması mümkün mü?

Yaşamın kendisini fark ettirmesi değil midir

Renk renk açmak

Ve tohum tohum saçmak kendini.