Ancak biraz daha yakın zamana geldiğimizde ütopyanın başka bir içeriği olduğunu veya olması gerektiği saptanır: Sistemi dert edinmek. Ütopyalar varolan düzene alternatif bir düzen sunmak amacıyla kurgulanan ve sistemi eleştiren eserlerdir. İdeal devletin, ideal toplumun nasıl olması; ne olması gerektiğini sorgular, sorgulatırlar. 

Sistematik bir devlet yapılanması kurgusu ile tarihte en çok kabul gören ve günümüzde de geçerliliğini koruyan ütopyalardan en önemlisi Platon’un Devlet’idir. Devlet’te ideal bir devletin nasıl olması ve kimler tarafından yönetilmesi gerektiği, toplumsal yapıların nasıl düzenlenmesi gerektiği uzun uzun işlenir. Devlet’ten sonra kaleme alınan tüm ütopyalar siyasi yakıcılıkları açısından Devlet ile benzerlik gösterir. Hatta öyle ki Platon’dan devralınan miras sekteye uğramadan devam eder. 

Ütopyaların karşısında  distopyalar vardır. Distopyalarda hüküm süren karamsarlık ve her şeyin daha kötü olacağı kanısıdır. Ütopyalar gibi distopyalarda da sistem eleştirisi vardır; ama distopyalar, ütopyalar gibi “harika bir toplum nasıl olur, ideal devlet yapısı hangisidir?” sorularına yanıt aramaz. Distopya, içinde bulunduğu dönemin tam eleştirisidir, ütopya gibi bir düşünce veya devlet sistemi idealize etmez. Klasik; ama distopya denildiğinde herkesin aklına 1984 isimli George Orwell romanı gelir. 1984’de insanların evinin içinin dahi izlendiği ekranlar vardır. Her şey devletin kontrolü altındadır; devletin kontrol etmediğini sandığınız durumlar, anlar bile. Ütopyaları ve distopyaları birbirinden ayıran bir diğer temel özellik ise cinselliktir. Ütopyalardaki cinsellik her şeyin devlet denetiminde olduğu bir cinsellik sistemidir. Heteroseksüel çiftler, üremenin ve neslin devamı için özenle eğitilmeli ve devlete yararlı yeni bireyler yetiştirmelidir. Ütopyalardaki cinsellik aileyi öven, tek eşli cinselliklerdir. Distopyalardaki ise yine devletin denetiminde hüküm süren, çok eşli de olabilen ama asla devletten izinsiz olmayan, hatta birlikte olunan insanların dahi devlet tarafından “atandığı” cinselliklerdir. 


Hangi Ütopya?

“Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu duvarın hangi yanından baktığınızda bağlıydı.” 

Yukarıdaki alıntı Ursula Leguin’in Mülksüzler’inden. Mülksüzler, modern ütopyanın en önemli örneklerindendir. Birbirinin uydusu olan iki gezegen, anarşist bir topluluk olan Anarres ile merkezi yönetim ve mülkiyete dayalı ülkelerden oluşmuş Urras, karşılaştırılarak anlatılır. Yukarıdaki alıntı ise romanın ilk cümlelerinden. İlk cümlelerinde dahi farklı bir ütopya olduğu anlaşılan Mülksüzler, sonrası yazınlar için birçok yazara ilham kaynağı olmuştur. Nedeni ise klasik ütopyalardan farklı olarak kadını evin içine hapsetmeyen ve kadına annelik, doğurganlık rolü atfetmeyen bir ütopya olmasıdır. 

Hatırlayalım, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü isimli ütopyasında da kırmızı elbiseleri ve at gözlükleriyle ortalıkta dolanan “damızlık kızlar” vardı. Görevleri, komutanlara sağlıklı yavrular üretmekti, onlar yalnızca bir taşıyıcıydı. Yine feminist ütopyanın en önemli örneklerinden biri olan 'Zamanın Kıyısındaki Kadın’da kadın ve erkekler ilk bakışta birbirlerinden ayırt edilemeyecek benzerlikte iken, erkek bedenlerinin çocukları emzirmeye olanak sağlayacak şekilde evrilmesine yer verilir. Feminist bir distopya olan Swastika Geceleri’nde ise kadınlar sadece doğurgan bir canlı olarak toplumsal yaşamda “yer alır.” 

Onca ütopya ve distopya içinde dahi sıkışmış hissetmemizin nedenleri saymakla bitmez. Hemen hemen hepsinde toplumsal düzeni sağlayan ve yasa koyucu konumunda olan erkektir. Kadınlar bir şekilde denetlenilmesi gereken canlılardır ve bir müddet sonra zarar verici hale gelebilirler. 

Bunca sıkışmışlık ve bunca çevrelenmişlikten usandıysanız “Ütopyanın Kadınları Kadınların Ütopyası” sizin için iyi bir okuma olabilir. Ütopyalarımızı, hayallerimizi dahi belirleyen erkeklerin ve erkekliğin bize romanlarda dahi biçtiği rolü görmemiz, unuttuysak hatırlamamız açısından da ayrıca değerli.

Toplumsal yaşamın tüm kapılarının kadınların yüzlerine kapatıldığı, görev ve aidiyetlerine göre onlara karşı konumlanıldığı, evlenip çocuk yapması üzerinden değerli görüldüğü, kutsal anne görevinin biçildiği, kıyafetlerine ve konuşmalarına, yaşam tarzlarına göre değerlendirildiği şu zamanlar, biz kadınlar için becerikli ama kötü niyetli bir zihinden çıkmış sağlam bir distopya örneği. Hep birlikte umalım da  ütopyalarımız bizi kurtarsın.

Ütopyanın Kadınları 

Kadınların Ütopyası

Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz

Sel Yayınları




TUÐÇE YILMAZ