TUÐÇE KARA   “Direniş boşuna değil. Kazanacağız. İnsanlık yeterince iyi ve biz başarısızlar ordusu değiliz. Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek ve önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız. 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak; köleliğin, yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan insanlığın yüzyılı olacak.” Alex Jones, arabayla giderken eline bir mikrofon alıyor ve sokaklarda böyle dolaşmaya başlıyor. Bir manifesto gibi ilerleyen konuşmanın sonunda öfkeden kıpkırmızı olmuş bir Alex Jones var şimdi karşınızda. Gerçek manada kıpkırmızı. Türkçeye “Hayata Uyanmak” olarak çevrilen Waking Life, bir animasyon filmi; ama bugüne dek izlediğimiz çoğu animasyondan farklı. Kurgusuyla birlikte ilk dakikalardan itibaren sizi içine çeken film, algınızla oynamak için de birebir. O yüzden sakin bir günün sonunda izlenmesi filme dair uyarılardan ilki olabilir. Bir de biraz dikkat gerektiriyor. Bunları art arda söyleyince gözünüz korkmasın, Waking Life bugüne dek üretilmiş en iyi animasyonlardan biri ve birçok festivalden ödülle dönmüş. Yönetmen koltuğunda ise “Boyhood” gibi hayranlıkla izlediğimiz filmlerinden tanıdığımız Richard Linklater var.

  Aslında yaşam dediğimiz Başarılı filmlerinden tanıdığımız Julie Delpy ve Ethan Hawke, filmde görebileceğimiz karakterlerden sadece ikisi. Çiftin sabah sohbetinde Julie Delpy, yaşamın aslında ölmek üzere olan bir insanın geriye dönüp baktığında hatırladığı anlardan ya da sadece bu kadarından ibaret olduğunu söylerken Ethan Hawke ona farklı bir yaklaşımla karşılık verir. Ethan Hawke’ın aktardığı görüş ise şöyle: “İnsan bedeninin tüm faaliyetleri sona erse de beynin faaliyeti 6-12 dakika daha devam eder ve aslında ‘yaşam’ dediğimiz, sadece bu anlardan ibarettir.” Film boyunca pek çok karakter, pek çok tartışmayla sizi yüz yüze bırakıyor. Pek çok çelişkiyle de. Örneğin bir adam kitle-iletişim araçlarını ve medyayı eleştiriyor. Bir iktidar aygıtı olarak medyanın, aslında insanları sadece seyirci konumuna düşürdüğünü ve tüm kötülükleri kabul etmemiz, bizi körelttiğini söylüyor ve ekliyor: “Onlar bize başka bir seçenek vermezler, arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin? Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası. Bırak duyulsun sessizliğim.” Ve üzerine döktüğü benzinle kendini ateşe vererek bitiriyor sahnesini.   Rüya ya da gerçeklik Film tüm bu sorgulamalardan öte, bir de yaşamın rüya ve gerçeklik boyutuna değiniyor. Rüyalarımız, yaşamlarımız ya da gerçekten yaşandığını sandığımız rüyalarımız ve rüya sandığımız gerçek yaşamlarımız. Böyle söyleyince karışık geldi, biliyorum; ama film, bunu işlerken asla nazik davranmıyor. İzleyene sürekli şu soruyu sorduruyor: “Rüyada mıyım?”, “Yaşadıklarımın hangisi gerçek?” Filmde bizi tüm bu tartışmaların içine çeken kahramanımız da bir an uyanıyor gibi oluyor ve yine muhakeme yeteneğine güvendiği birine başından geçenleri anlatıyor. Bir profesörle Sartre, biriyle bilim felsefesi, başka biriyle ise başka bir konu hakkında konuştuğunu söylüyor ve rüyayla gerçeği ayırt edemediğinden bahsediyor. Karşısındakinin yanıtı ise çok basit: “Işığı kapatabiliyorsan rüya görmüyorsundur. Ve kahramanımız yine ışığı kapatamıyor. Çünkü ona çok gerçekçi gelen bu an, yine rüyasında gördüğü bir rüyadan ibaret.”   Karınca olmak  Filmdeki en etkileyici anlardan biri ise; biri metronun merdivenlerinden inen, biri ise çıkan ve daha önce tanışmayan iki insanın “Affedersin”, diyerek birbirlerine yol verdikleri an belki de. Kadın birden durup şöyle diyor: “Bunu yine yapar mıyız? Biliyorum tanışmadık ama bir karınca olmak istemiyorum. Yani bütün hayatımız boyunca antenlerimizle birbirimize çarparak, sürekli karınca otomatik pilotunda. Dur. Git. Yürü. Sür. Bütün eylemler hayatta kalmak üzerine kurulu. İletişimin amacı vızıldayıp duran arı kolonisini verimli ve terbiyeli bir halde tutmaktır. Samandan değil, insani hakiki anlar istiyorum. Seni görmek istiyorum. Senin de beni görmeni istiyorum. Karınca olmak istemiyorum, anladın mı? D.H.Lawrence’ın yolda karşılaşan iki insana ilişkin bir düşüncesi vardır: Birbirlerinin yanından gözlerini kaçırıp geçip gitmek yerine, ‘ruhlarının karşılaşmasına’ karar verirler.” Karınca gibi yaşamamamızı öğütleyen, ruhlarımızın karşılaşmasını isteyen bir film Waking Life. Gerçek ve gerçek olmayan yaşamlarımız da belki de sadece bizim verdiğimiz kararlardan ve diğerlerine verdiğimiz yetkiden ibaret. Belki de hiçbir şey bizim tekelimizde değil. Varlığına inandığımız ve sonsuz savunduğumuz özgür irademiz, belki de o kadar özgür değil? Waking Life’ı izleyince zihniniz daha da bulanıklaşacak, çünkü yaşam zaten yeterince bulanık bir uğraş. Keyifle izlemeniz dileğiyle…