Erdoğan ve AKP çetesinin emriyle başlatılan halka diz çöktürme operasyonlarının tüm boyutları açığa çıkmaya başladı. Cizîr ve Sur direnişlerinin bastırılması için yapılan operasyonların kanlı ve yıkıcı fotoğrafları dünya medyasına kadar yayıldı. Ortaya çıkan manzarayı tarif etmek için katliam, vahşet, barbarlık ya da alçaklık deyin, ne derseniz deyin az gelir. Düşünüp durduğum ve Türkçede bulabildiğim bütün kelimeler bu vahşeti tarife yetmiyor. Kelimeler aciz kalıyor. Medyada, bu vahşet TC tarihindeki Dersim ve diğer katliamlarla ya da 90’lı yıllarla kıyaslanıyor. Aslında bu vahşetin boyutları hem nicelik, hem de nitelik olarak şimdiden eskilerin tümünü aşmıştır. Hala parçalanmış, çürümüş cenazeler bulunuyor. Eski katliamlar gizli saklıydı. Şimdikiler canlı yayınlarla yapılıyor.

Yazar Cengiz Çandar ise yaptığı önemli değerlendirmede, Cizre vahşetini 1945 Dresden işgaline benzetmiş. Ama kararı siz verin der gibi, her iki vahşetin fotoğraflarını da yazısına eklemiş. Bu alçaklıkların nicelik olarak farkı olabilir ama önemli olan nitelik ve öz olarak aynıdır:

Ancak bir işgal ordusu, bir düşman hedefini böylesine insafsızca, vahşice bombalayabilir. Zaten AKP ve bütünleştiği daha doğrusu bir parçası olduğu, hiç bir zaman da ayrılmadığı imhacı-ırkçı devlet kafası da budur.

AKP çetesi halka diz çöktürdüğünü, teslim aldığını ve Kürdistan’ı yeniden fethettiğini zannediyor. Zerre kadar tarih bilinci olsaydı, hiç olmazsa liselerde okutulan “Cumhuriyet Tarihi”ni anlasalardı böyle düşünmezlerdi. Çünkü TC tarihi herkesi tek tipleştirme, herkesi Türk ve Diyanet İşleri ayarında Sünni Müslüman yapmak için işlenen cinayetlerin, katliamların ve zulmün tarihidir. “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” yalanıyla oluşturulmak istenen tablo her seferinde ezilenlerin kanına bulanıp paramparça olmuştur.

Öcalan’ın 2013 Newroz’unda okunan çağrısıyla başlayan son çözüm süreci, en uzun süren ve Dolmabahçe’de açıkça deklare edilen somut bir aşamaya kadar vardı. Ne yazık ki, bu gelişme de bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından sabote edildi. Statükoculuk bu defa da Erdoğan kılığında gelip eski imhacı vahşeti uyguluyor.

Siyasetin ve siyasetçinin işi toplumsal sorunları siyaset yoluyla çözmektir. Gerçi, “Savaş siyasetin en üst biçimidir” ama iş gelip de savaşa dayanmışsa artık söz siyasetçilerden çıkar, askerlere kalır. Yani silah siyasetin değil de, siyaset silahın emrine girer. Türkiye’de gelinen ve toplumda kaygıya hatta dehşete yol açan durum da budur.

Bugünkü vahşeti 90’lı yıllarla kıyaslayanlar var. Hiç bir vahşeti ve zulmü diğeriyle kıyaslayıp da, “kırk katır mı kırk satır mı” diye tercih yapacak değiliz. Ama, illa kıyaslayanlar için şunu söylemek gerekiyor: 90’lı yıllardaki Çiller çetesi bu tür katliamlarla halkı teslim alabileceğine inanıyordu. Oysa, Erdoğan ve AKP çetesinin yüreğine kaybetmek korkusu girmiştir. Bu korkuyla gözleri dönmüş, gözlerini kan bürümüştür. Bu nedenle yasa-anayasa-hukuk, din-iman, ayıp-günah demeden, geçmişte görülmedik bir vahşete başvurmaktadırlar.

Rojava Devriminden paniğe kapılan, bu devrimi bastırmak için DAİŞ dahil her türlü terör örgütüyle işbirliği yapan Erdoğan ve AKP çetesi, siyasi çözüm yolunu kapatarak, yeniden bir daha askeri çözüme bel bağlamıştır. “İç Güvenlik Paketi”nden beri çıkardıkları bütün yasalar, polis ve askerin yetkilerini arttırmakta, her türlü zulmün iznini ve güvencesini vermektedir.

Bu durum, sivil siyasetin kendisini de inkar etmesi ve iktidarı askere bırakması demektir. Bu gidişata dur denebilir mi? Elbette denebilir ve başka da bir yol kalmamıştır.

Cizre(Cizîr) ve Sur direnişleriyle yeni bir tarihsel dönem açılmıştır. Mehmet Tunç ve şehit yoldaşları günümüzün Mahirleri, Denizleri, İboları, Mazlumları, Hayrileri, Kemalleri, Mahsumlarıdır. Bu şartlarda, halkın kan denizinde süren ve yükselen direnişi her türlü vahşete dur deyip çözüm ve özgürlük yolunu açacak tek güçtür. Bu direnişin güçlenmesi ve yaygınlaşması bu kanlı katliamlara son verecek, hepimizi de özgürleştirecektir.