Kürdistan’da sivil katliamlara her gün bir yenisi ekleniyor. Özellikle Şırnak ve ilçelerinde Genelkurmay Başkanı’nın organize ettiği kirli, hileli, orantısız, vicdansız bir şiddet uygulamanın ötesinde katliamlar yaşanıyor.
Vahşetin sınırı kalmadı.
Öldürülen sivillerin ölü bedenlerinin gömülmesine bile izin verilmiyor ve cenazeler kokmaya başladı. Bölge halkı cenazelerinin üzerine buzlar koyarak kokuyu kısmen de olsa engellemeye çalışıyorlar. Hatırlayalım, Cizre’de de 13 yaşında katledilen Cemile’nin cesedi kokmasın diye annesi tarafından derin dondurucuya konulmuştu ve aslında o gün kokan ceberut devletin ta kendisiydi.
Özel harekat timleri öyle uyuşturulmuşlar ki insanları katlettikten sonra yakınlarının cesedin yanına yaklaşmasına bile izin vermiyorlar. Neredeyse her sokak başında ölü insan bedenleri teşhir ediliyor. İnsan bedeni öldükten sonra bilimsel olarak çürür, bunu hepimiz biliyoruz ama bu katliamı yapanların yüreğinin çürümesini hangi bilim, hangi akıl açıklayacak?
Yine yaralı sivillerin hastaneye kaldırılmasına izin verilmiyor, ambulanslar mahallelere giremiyor ve insan ölümleri artıyor. Anneler çocuklarının yaralı veya ölü bedenlerini ellerinde beyaz bayraklarla taşıyorlar ve buna rağmen özel timler, "geri dönün yoksa hepinizi gebertiriz" deme vahşetini gösteriyorlar.
Evler, okullar, hastaneler özel harekatın karargahı haline geldi.
Şu son bir haftada onlarca sivil insan yaşamını yitirdi. 70 yaşındaki yaşlılardan tutun, 9-10 yaşındaki çocuklara kadar. Son 4 ayda en küçüğü 35 günlük bir bebek, en büyüğü 18 yaşında en az 44 çocuk hayatını kaybetti ve 52 çocuk yaralandı.
Kürdistan’da bunlar yaşanırken, batı’da yaşayanlar bir film izler gibi seyrediyorlar. Yaşanan bu vahşetin karşısında neredeyse tüm duyargalarını kapatmışlar.
Batı yakasında yaşananlara ilişkin, "neden duyarlı olmuyorsunuz?" diye bir soru sormayacağım, gerek de yok. Ama şunu soracağım, Kürdistan’da yaşanan vahşet İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşanırsa aynı filmi izlemeye devam edecek misiniz?
En tehlikeli durum toplumların yaşanan vahşete alıştırılmasıdır ama bu yaşananlar o alışık toplumun bile sabır taşını çatlatması gerekiyor.
Çünkü yaşama hakkı, insanın diğer tüm haklarını kullanabilmesinin temel şartı olan bir haktır. Tüm hak ve özgürlükler, ancak yaşama hakkının korunması durumunda mümkün olabilir. Devletin varlık nedeni de insanın insan olması bakımından sahip olduğu hakları güvence altına almaktır.
Eğer insanlar bütün hakların kendisinden türediği yaşama haklarından vazgeçebiliyorlarsa burada durup düşünmek zorunludur. Eğer birileri bu haklarından vazgeçerken diğer birileri seyretmekle yetiniyorsa, orada çok daha ciddi bir sorun var demektir.
Şu an daha kaç evin cenaze evi olacağını bilmiyoruz, bildiğimiz bir an önce içinde yer alınan bu korkunç senaryonun daha fazla sahnelenmesine el birliğiyle engel olmamız gerektiğidir. Ölü cesetlerinin gömülmesine dahi izin verilmeyen insanların karşısında devlet ciddiyetinin zaten bir anlamı olamaz. Bu yaşananlar karşısında bir devlet itibarından söz etmek mümkün değil. İnsan hayatını kurtarmak için diyalog içine girmek, "pazarlık" olarak algılanmamalıdır.
Hiç kuşkusuz Kürdistan’da yaşananlar yeni bir aşamayı ifade ediyor. Tarihsel süreç içinde sorun haline getirilen ve çözümsüz bırakılan Kürt halkının demokratik ulusal sorununun çözülmesi gerekiyor. Bunun yolu da Kürt halkının ulusal haklarını eksiksiz kullanmasında, yasal, anayasal düzenlemelerden ve politik statüden geçer.
Bu böyle olmadığı zaman yara sürekli açık kalır ve kanamaya müsait olur. O zaman Kürdistan’da halk "neden öz yönetim istiyor? Neden hendek kazıyor?" diye karşı çıkmak, saldırıların nedeni olarak göstermek ikiyüzlülüktür.
Kızılacaksa eğer, Kürtlerin hakları neden gasp edilmiş? Neden verilmiyor? diye kızılmalı ve mücadele edilmelidir.