Toplumsal doğada, varlık-oluşum-bilinç diyalektiğinin iyiye, doğruya, güzele ve özgürlüğe en yakın işlediği toplumun doğal toplum olduğu bilinmektedir. Toplumun yapı taşı olarak varlık bulan insan, doğruya en yakındır. Çünkü anlam gücünü, analitik-duygusal zeka (akıl-yürek) optimalinden alır. Güzele en yakındır. Çünkü estetiğini şiirsellikten, sanatsallığından alır. İyiye en yakındır; çünkü toplumsal vicdan-ahlak sınırlarında seyreder, ihlali zul sayar, özgürlüğe en yakındır. Çünkü, özgürlüğü ‘politika’, politikayı da ‘eylemsel’lik olarak tartışmasız kılar.
Toplumsalın böylesi bir varlık-oluş-bilinç-özgürlük gerçekleşmesi sözkonusu olduğu içindir ki, doğal toplum, ‘yitik cennet’ olarak da tanımlanır. Kaderciliğe, aşırı nostaljik yaklaşımlara düşmemek kaydıyla, ‘yitik cennet’ tanımı, toplumsal hakikat payı oldukça yüksek bir tanımdır. Yitirilen cennet, yitirilen anlam, bozulan form, çarpıklaşan bilinç oldu. Zamanda bu an’lar, özgürlük-amargi (anaya dönüş) çığlıklarının duyulmaya başladığı an’lar oluyor aynı zamanda… Teşbihte hata olmazsa, günümüzde genetiğiyle oynanan organizmalar (GDO) misali, toplumun iyilik, güzellik, doğruluk, özgürlük dokularıyla oynanmaya başlandığı an’dır da denilebilir bu an’lara. Ve artık Tanrı’nın kulluğuna, erkeğin karılığına, kralın tebasına, devletin uyruğuna göre bir varlık-oluş-bilinç diyalektiği hükmünü icra etmeye başlayacaktır. Ve yine denilebilir ki, toplumsal tarihte bu an, klan formlusundan tutalım, ulus formlusuna kadar günümüze dek süregelecek, ‘varlığını koruma, özgürlüğünü sağlama’ mücadelesinin start aldığı an’dır…
Kürt toplumsal varlığının tarihsel oluşumuna böylesi bir perspektiften baktığımızda, tarihte eşine ender rastlanan emsaller karşımıza çıkmaktadır.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Proto Kürtler görkemli neolitik çağda evrensel tarihin motor gücüydüler” demektedir. Devamla, tarihsel oluşum hattını şöyle çizmektedir: “İlk çağda merkezi uygarlık sisteminin doğuşunda ve beslenmesinde beşik ve ana rolündeydiler. Ortaçağda merkezi uygarlık sisteminin, İslamiyet’in güçlü ve öncü kavimlerinden biriydiler. Yeni çağda kapitalist modernitenin hegemonik çağında, Ortadoğu’nun bu görkemli, cesur ve emekçi gerçekliği neredeyse tarihten silinmeyle yüzyüze geldi. Her ne kadar varlığını koruyorsa da bu varlık, özgür olmayıp cehennemin sırat köprüsünden geçmektedir.”
İrdelememizi daha yakın tarihli kıldığımızda, Kürtlerin maddi-manevi kültür ögeleriyle 500 yıllık Osmanlı’nın en dinamik bileşenlerinden biri olduğu görülecektir. Yanı sıra Türk Kurtuluş Savaşı’nın stratejik ittifakı, Cumhuriyet’in asli unsuru olduğu hiçbir teyide ihtiyaç duymayan gerçeklikler olmaktadır. O halde bu denli başat olan bir halka, varlıksal (ontolojik) sorun, nasıl oldu da böyle musallat oldu? Hele hele beyaz Türkçü faşizmin, toplumsal tarihte eşine ender rastlanan imha, inkar politikalarıyla nasıl böyle yüz yüze kalındı?
Kuşkusuz her toplumsal varlık olası bir fiziki, kültürel, ideolojik saldırı karşısında en iç güdüsel olanından en etkin, kolektif olanına kadar öz savunmasını, varlığını korumaya dönüktür. Kürt varlığının tarihsel oluşumu, bu anlamda daimi direnişlerle, öz savunma pratikleriyle yüklüdür. Belki Med sonrası nispeten uzun erimli devlet ya da devlet türevli bir idari, kurumsal yapıya kendisini kavuşturamamıştır. Ancak görece özgür, özerk ve hiç bir ciddi ontolojik sorunla yüz yüze kalmadan, maddi kültürel yaşamını idame etmiştir. Dolayısıyla bu zaman dilimiyle yaşanan; daha çok yapısal statüsel özgürlük sorunudur.
19.yy’ın sonlarına doğru yaşanan ise; açıktan açığa bir varlık-yokluk sorunudur. Benzetme belki kaba olacak; ancak benzerlik hayli çarpıcıdır ve izlenen stratejiyi açımlar mahiyettedir. “Birine deli diye diye, onu akli varlığından şüpheye düşürme.” Bunun toplumsal varlık olarak Kürt’e-Kürtlüğe uyarlanmış hali; “Kürt yoktur diye diye onu Kürtlüğünden kuşku duyar hale getirmektir”.
İşte beyaz Türk faşizminin, fiziki-kültürel soykırımlarla iç içe izlediği stratejinin özü tam da budur. Bunun kültürel, biyolojik, ruhsal, zihinsel kaçınılmaz sonucu ise; ‘patolojik’ bir varlık olup çıkmaktır. Önderlik bunun siyasal, psiko-sosyal analizini hayli çarpıcı bir şekilde şöyle yapmaktadır: “Bu mücadele bir anlamda ‘Kürtler var mı, yok mu’ mücadelesiydi. Taraflardan biri intiharvari bir biçimde ‘var’ diyor, karşı taraf ‘yok’ diyor. Daha da ötesi ve utanılası olan; 30 yıldan önceki, 60 yılda da Kürt entelektüelliği açısından temel mesele, Kürtlerin varlığını kanıtlama uğraşıydı. Şüphesiz bir birey ve toplum için kendi varlığını tartışmak çok tehlikeli ve alçak konumu ifade eder ki, yaşam ve ölüm arasındaki ince bir çizgiye işaret eder. Çok az toplumsal varlık bu duruma düşürülmüştür.”
Özetle irdelemeye çalışıldığı gibi, bu “düşürülmüşlüğün” baş müsebbipleri, küresel-bölgesel hegemonik güçler ile onların parça-bölge egemenleri ve iç uzantılarıdır. Bunların siyasal, sosyal, ekonomik, askeri çıkarlarıdır. Toplumsal iç nedenlere gelince de karşımıza şöylesi bir gerçeklik çıkmaktadır:
Kürt Halk Önderi’nin, “Azıcık kendilik, mutlak yalnızlık demekti” tespiti, Kürt üst tabakasının tarihsel oluşumunu ve karakterini, en çıplak haliyle gözler önüne sermektedir. Böyle bir yalnızlığı, dahası toplumsal varlığın ve özgürlüğün bedel koşullamalarını göze alamayanların, bırakalım ulusal bir harekete öncülük etmeleri, “kendilik” bilinciyle ortalama bir ahlaki-politik toplum inşacısı olmaları bile beklenebilir mi? Beklenemeyeceğini, toplumsal tarihin binlerce yıllık envanterinden görmek mümkündür. Bu bağlamda varlık-özgürlük sorunsalında, Kürt üst tabakasının tarihsel oluşumu, işbirlikçi, anti toplumsal karakter yapısı baş faktörlerden biri olmaktadır. Bununla ilintili, dönemin zihniyet ve kurumsal yapılarıyla paralel bir bilinç ve pratik politika sahibi olamama, ‘kendiliği’, özgürlüğü anlamlı bir toplumsal varlığın olmazsa olmazı saymama, parça ya da hakim ulus egemenlerine bağımlılığı aşamama; savaşı da, uzlaşıyı da toplumsal ahlak ve politika üzerinden geliştirememe bir diğer neden olmaktadır.
Alt tabaka neredeyse daimi bir direniş halinde varlığını koruma savaşı vermişse de, aile kabile formunun dışına çıkabilecek bir toplumsal dinamizmi sağlayamaması diğer bir neden olmaktadır. Kürt toplumsal varlığını yakın tarih boyunca tehdit altında tutan, özgürlüğünden alıkoyan, iç-dış nedenleri daha da ayrıntılandırmak mümkün.
Yakın zamanın son yüzyıllık diliminde, sınıf karakterine bağımlı-güdümlü pratik politikalarına, eksik yanılgılı taktik ve stratejilerine rağmen, toplumsal direniş, ayaklanma karakterine sahip tüm hareketlerin vermiş oldukları mücadele, esasta varlık mücadelesidir. Varlaşmak, var kalmak mücadelesidir. Bundan dolayıdır ki, birçok toplumsal hareketin aksine, Kürt hareketi, “varlık savaşı” vermek durumunda kalarak işe koyulmuştur. Varlıktan kurtuluşa doğru değil, varlaşmaktan, kendini var kılmaktan özgürlüğe, toplumsal kurtuluşa doğru bir evrilme rotası izlemiştir. Kürt Halk Önderi bu durumu şöyle açımlamaktadır: “Özgürlük Hareketi, tasfiyenin eşiğindeki Kürt varlığını sadece kanıtlamadı; önemli oranda var kıldı. 20. yy.’daki Kürtlük, kurtarılmadan önce var kılınması gereken bir Kürtlük’tü. Başarılan bir varoluştu. Bir şey eğer varlık sorunu yaşıyorsa, öncelik onu kurtarmak değil, var kılmaktır. Kürtlerin durumu tamı tamına önceliği var oluşa veriyordu. Kurtuluş, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar, ancak varoluşsal sorununu çözmüş varlıklar için anlam ifade eder. Şu soru önemlidir. Özgürlük Hareketi eylemliliği olmadan Kürt varlığı mevcut halini alır mıydı? Buna evet demek zordur…”
O halde hiç bir kuşkuya mahal vermeden, Kürt tarihsel oluşumunun vardığı aşamayı, “Özgürlüğünü sağlama” aşaması olarak tanımlamaya kim itiraz edebilir ki? Her ne kadar Türk faşizminin güzel versiyonu olan Yeşil Türk faşizmi, yeri geldiğinde “Kürt yoktur”, yeri geldiğinde “vardır ama Türk’tür”, yeri geldiğinde “Kürt kökenli Türk vatandaşıdır” türünden hezeyanlarla Kürt varlığını tekrar tartıştırmaya çalışmak istese de, buna kendilerinin de çok fazla inandığı söylenemez. Çünkü Kürt Halk Önderi, Derwêşê Evdî’ye atfettiği dizelerde görüldüğü gibi; “… Kesinleşen Kürtlük ve özgür yaşam ebedi gerçekliktir” artık.
Evet, varlık savaşı kazanıldı. Varlığı korumayla iç içe gelişen özgürlüğü sağlama direnişimiz ise tüm bedel koşullamalarıyla birlikte devam etmektedir. Kazanılan varlık savaşı, aynı zamanda Demokratik Uygarlık bileşeni olan, olmak isteyen, onun potansiyel taşıyıcıları olan tüm toplumsal dinamikleri şunu da göstermiş oldu. Küresel, bölgesel iç-dış hegemonik güçler ne kadar maddi-teknik güce, kirli ittifaklara sahip olurlarsa olsunlar, ne kadar imha, inkar, soykırım politikalarına başvurursa vursunlar, tarihsel toplumun ahlaki-politik değerleriyle donanmış, Önderlik-Hareket-Halk diyalektiğiyle direnişe geçmiş bir toplum er ya da geç varlık-özgürlük savaşını kazanacaktır.
O halde bir kez daha demeliyiz ki, aslolan; “yitik cennete” ağıt yakmak değil, “toplumsal cenneti” bireyde-toplumda şimdilemektir.
* Şakran 2 No’lu T Tipi Cezaevi-İzmir