Titizlikle yaptıkları işlerinden fırsat buldukça birbirlerine yakaladıkları aşıkların sayısını böbürlenerek söylüyorlar. Sarı mavi dişlerin inlerinin arasında çürük insan eti parçaları, yeşil sinekler göz çukurlarına üşüşüyor. Pis ellerinde siyah pıhtı pıhtı kan damlıyor yağlı toprağa.
Bilge bıldırcın’ın yuvasına basarak ülkenin ve dahi komşu ülkenin aşıklarına karşı taarruza geçiyorlar.
Bilge bıldırcın dedi; bilgi umuttur. Bilmeyen umamaz. Bilgiyi öğrenmeden kendi içine stokluyorsun. Ey zavallı resmi vatandaş, bak burada senin dışında da umut var!
Hatta benim etimi yiyebilme umudun bile olabilir ey aç ‘insan’! Ben bir bıldırcın’ım ve kendi etimi sana umut olarak vaat ediyorum. Yeter ki sen benim umudum ol. Umudu dışına ver! Karnında stokladığın umut orada kokuşacak ve içine patlayacak. Sen bir içe patlama (implosion) olma sakın, umut enkazının altında kalırsın sonra! Boynunda her sabah parlattığın umut zincirlerin, ayaklarında kesafetin ve kesafetin eskimiş umut gülleleri...
Ey resmi vatandaş demir lale’lerin kokusu sadece forsalara gider!
Pas karanfilleri kızıl değildir. Umutlarını dünyanın yüzüne patlatsan keşke! Varsın Umut mantarları oluşsun kimya şehirlerinin parklarında karanlık semalarına doğru.
Menekşeler sadece aşıklara kokar.
O küçük insanların katlettiği aşıklar diyeceklerdi ki bana dediler:
Çiğdemler geç uyuyan genç gerillayı sabah erken uyandırmamak için sabah sarı kokusunu dağlara salmaz. O kokuyu sırtlayıp yamaçlarda doruklarda gezdirmeye gelen nice yeli, çiy’i geri gönderir. Bunu bilmeyen aşık yokmuş. Hiç bir sabah onlardan erken uyanmaz. Başka çareleri olmadığı için laleler çiçek açarmış. Çiçekler imkansızlıktan doğar.
Sen çiçeğin nebatın neresi olduğunu bilir misin? Ey yaşayan şey, ey canlı! Ya meyve neresidir nebatların?
Özgürlük ile serseriliğin arasındaki ince, ince olduğu kadar da ters orantılı belirgin çizgiyi göğüsleyen uygarlık tutsağı koşucularını uzman idiot’lar eğitiyor. Her idiot’un, her aptalın bir uzmanlık alanı vardır.
Toplu ölümgahlarda ölüme gidiyor resmi vatandaşlar. Dilleri göğüslerine sarkmış aşık avına çıkıyorlar. Arenalara yığılmış, küçük insanlardan oluşan büyük kalabalıklar ölümlere tezahürat yapıyor. “Yaşa! Yaşasın ölüm!” diye bağırarak evrenin en absürd sloganını atıyorlar.
Bilge bıldırcın dedi; ölüm yaşamaz!
“Yaşasın” demek, “yaşa” demek sorumluluktan kaçmaktır. Nihayet, son, alışkanlık üzere ölüm ile eşanlamlıdır.
İdiot uzmanın salık verdiği ve kendisine sattığı ilacı mısır tarlasına atan köylü her katledilen aşığın cenaze töreninde kendi içine kaçıp dışarı kapatılmak ister. Binalarımızın pencereleri kör edildi, zaman kapalıdır der. Limanlar düşler. Denizi bir türlü aklına getirmeyi başaramadan. Uzak bir korku salar deniz imgesi onun yüreğine. Bir görmek lazım gelir der iç dili ile. Gözleri olan penceresi olacak yeni binalarımızın. İçimizdeki denizi görecek. Dışımıza firar etmemizi sağlar gözleri gören pencereler. Dışımızda her vakit açık dünya var. Bu uzak memleketlerden gelen ilaçlar toprağımızı rüsva ediyor. Bu ilaçlar ovamızdaki bıldırcınları zehirliyor. Aptal uzmanlar daha çok ilaç satmak istiyor. Köylü, penceresi gören bina istiyor.
Yıkma bilici ile yapma kurma bilinci arasındaki yaman çelişki ince bir ağrıdır bu memlekette. Her cömert toprağın suyunu emmek, kanını içmek isteyen uzman aptallar vardır. Onların ilahi öksüzlüklerine bakan aşıklar bildi ki atom çağı cehennemde başladı.
Bilge bıldırcın dedi; canlılık (yaşam) güvenlikten daha önemlidir.
Herkes bilir ki bu memlekette yatağını beğenmeyen nehirler ters yöne akar. Adı asi’ye çıkar.
Çatlak nardan damlayan pembe su, tavşana öykünen eşeklerin keyifli zıplamaları, emekleyen çocuğun umudu, emekli yaşlının kefen parası sıkıntısı ve sırtlarımızı delen geride bırakılanların bakışları, hepsi, hepsi bu kaotik düzeneğimizin esas elemanları.
Unsur denince elemanın anlam ve ahvalını değiştiren maddenin uçuk halleri, herkesin kendisine ait olduğunu sandığı taşın daha çok büyük olduğunu ötekinin boğazını sıkarak, travmatik yüzü ile söylediği şu muhteşem iletişim çağında kimse kimseyi anlamadan yalnızlaşıyor. Büyük taşlı idiot’lar temel yaşam enerjilerini büyük taşlarının atında eziyorlar. Herkes kendi taşının büyüklüğü ile övünüyor. Kimse kimsenin övgüsünü duymuyor ve övdüğünü sevmiyor. Herkes başını kendi taşına vurmuş. Beyinler meyhane sokağındaki geceyarısı sonrası kusmuğu gibi rezil ve berbat.
Ve dağlar var vurulan, karnı yırtılan bağrı bombalanan dağlar ovalar. O sokakta dağılmış nöronlara tek nöronlu yeşil sinekler üşüşürken, dağda, ovada çatlak bir nar’ın yanağındaki pembe damlacığı görmez beyinlerini düşürenler. Çıplak ayak ile ezilen nar tanelerinden biriktirilen kutsal ayin şarabı yüreklere bir coşku salar. Ve bu ovada cümle bıldırcınlar dansa durur. Nefes eyler memleket dilli kızlara oğlanlara. Toprakta ırsını unutmuş Ay’ın ışığını kızgın güneş sığırcıkların parlak kanatlarına yükler. Uçar gider sığırcıklar...
Öte od’da “biri beni tutsun” der eski zaman avcısının ruhu. Sığırcıklar uçar gider... Eski zaman avcıları, yürekleri ferah, doz’undan gider uçup giden sığırcıkların.