Van’daki depreme ilişkin basın, yetkililer ve uzmanlar çokça değerlendirmeler yaptılar. Geçmişteki deprem deneyimleri de biliniyor. Ancak bir daha görüldü ki; yerleşme ve konutlaşma deprem olgusu dikkate alınarak yapılmıyor. Hem hükümet hem de belediyeler bu konuda gerekli denetim ve titizliği göstermiyor. Halkta bu bilinç yeterince oluşturularak günlük yaşama yansıtılmıyor. Bütün bunların sonucu da karşımıza yıkım, ölüm ve büyük kayıplar olarak çıkıyor.
Bu depremde öncelikle çıkarmamız gereken ders, insana değer veren bir yapı ve sistemin yerleşmesidir. İhale sistemi, rüşvet ve kayırma gibi olgulara insan hayatını ilgilendiren konularda göz yumulmamalı, daha fazla titizlik gösterilmelidir. Bu konularda özellikle yerel yönetimlerin, belediyelerin rolünü eksiksiz oynaması gerekir. Yıkımların sonrası sıralanacak mazeretler, ölümleri ve kayıpları azaltmıyor. Önemli olan önceliği insan hayatına ve sağlığına vermektir.
Van depreminde de görüldü ki, Kürdistan halkında ulusal duyarlılık ve bilinç düzeyi yüksek derecede gelişmiştir. Tüm parçalardaki Kürtler yardıma koşma ve bir şeyler yapma arayışının içine girdi. Büyük oranda da örgütlü oldukları yerlerde özellikle çevre il ve ilçelerde Van’a elindekileri yüreğiyle beraber ulaştırmaya çalıştı. Sadece üzülmek, sahiplenmek, duyarlı olmak yetmiyor. Bir o kadar da örgütlenmek, bu çabaları bilinçli bir şekilde ortaklaştırmak gerekiyor. Ne kadar iyi örgütlenir ve koordineli olursak daha hızlı ve daha bilinçli bir biçimde ihtiyacı olan alanlara zamanında ulaşabiliriz. Geçmişte Lice, Varto ve Erzincan’daki depremlerde yaşananlarla kıyaslandığında Van depreminde ilk şaşkınlık ve yetersizliğe rağmen daha derli-toplu ve gözle görülür bir biçimde hızlı hareket edildi.
Hükümetin de özellikle Başbakanın, Kılıçdaroğlu’nun ve bakanların bölgeye gitmesi, belli bir hassasiyet yaratıp Türkiye basınında geniş bir biçimde yer almasını sağladı. Bu girişimlere rağmen devletin imkanlarının hızlı ve seri bir şekilde harekete geçirilmesi ve yardıma ihtiyacı olanlara düzenli biçimde dağıtılması sağlanamadı. Valiliğin belediye ile çalışmak istememesi, gelen yardımlara el koyup kendi inisiyatifinde dağıtma çabası halkta ciddi tepkilere yol açtı. Bu konularda da kayırmacılık ve yandaşlarına öncelik tanınıyor kaygıları gelişti ve dillendirildi. Ayrıca bazı ırkçı yaklaşımlara rağmen, genel olarak Kürt ve Türk halklarının aynı ülkede yaşamasından dolayı ortak bir kaderi de paylaştığı görüldü. Tabii ırkçı ve tekçi anlayışların sonucu olarak üretilen “kederde, sevinçte, acıda ortağız” söyleminin artık geçerliliğinin kalmadığı daha iyi görüldü.
Kürtlerde ortaya çıkan kaygı, üzüntü, keder özellikle Türkiye’yi yöneten siyasal partilerin ve toplumun bir kesiminde görülmedi. ‘Ne de olsa Kürt bölgesinde olmuş, müstahak oldu’ diyenler de az değildi. Diğer önemli bir husus da, Van gibi bir bölge büyük bir felaketin içinde iken devletin, ordu güçlerinin de hayatları sonlandırmak yerine, kurtarmayı esas alması gerekiyordu. Ayrıca böylesi günlerde hükümetten beklenen ve olması gereken çatışmalara ve askeri operasyonlara ara vermek ve herkesi yardıma koşmaya çağırmaktı. Bunun yapılacağı yerde, deyim yerindeyse tam da büyük bir fırsatçılıkla adeta Kürtlerin sinir uçlarına dokunarak 25 Ekimde ajanslar Türk ordusunun bazı birliklerinin tanklar eşliğinde Güney Kürdistan’a girdiğini, Haftanin alanında çatışmalar yaşandığını duyurdu. Bu hareketlilik ve operasyonlar öyle çok stratejik; PKK’yi hemen ezecek, Türk hükümetine bir zafer kazandıracak içerikten de uzaktır. Kürt gençlerini öldürmek için bu kadar acele etmelerine hiç de gerek yoktur. Van depremi nedeniyle bütün dünyanın gözü Türkiye’nin üzerindeyken operasyonlar ve öldürmelere kendi imajı açısında da olsa bir süre ara verebilirlerdi. Ancak buna bile ihtiyaç duyulmadı. Çünkü dünyanın kendisine tepki göstermeyeceğini ve kınamayacağını biliyor. Hatta bununla övünerek; “Biz PKK’yi dünyada terörist ilan ettirdik. Dünya bize ses çıkarmıyor” diyorlar.
Bazı gazete ve televizyonlar asparagas bir haberi BBC’ye dayandırarak Güney’de 1400 gerillanın öldürüldüğünü bildirdiler. Ne tuhaftır ki, hiçbir Türk devlet yetkilisi ve yöneticisi bu kadar çok insanın ölümü konusunda herhangi bir rahatsızlık ve üzüntü belirtisi göstermedi. Türk basını büyük bir keyifle bu haberleri sundu. Ancak başbakan Erdoğan bu rakamın doğru olmadığını, 270’e yakın gerillanın kendi askeri kaynaklarına dayandırarak öldürüldüğünü açıkladı. Hükümet ve Türk basını, “25 askerimiz öldü, ciğerimiz yandı, ocaklara ateş düştü” diye günlerce yayın yapıp ülkeyi savaş atmosferine soktular. Aynı çevreler 270 Kürt gencinin öldürülmesini ve ocaklarına ateş düşmesini memnuniyet ve sevinçle karşıladılar. Ve bu rakamların doğru olması için de neredeyse yağmur duasına çıkar gibi duaya çıkacaklar. Burada da duyguda, düşüncede, tasada ve kıvançta birbirimizden ne kadar koptuğumuzu, uzaklaştığımızı görüyoruz. Kürt çocuklarının öldürülmesini çok doğal ve kendi hakları sayıyorlar. Kürt ailelerine çocuklarının cenazelerinin gelmesini hiç mi hiç önemsemiyorlar. Bu da, kendini üstün, Kürt halkını ise bir “nesne” olarak gören ırkçı bir zihniyetin yansımasıdır.
Türkiye ya bu ırkçı ve ayrımcı zihniyetini terk edecek, ya da bu hastalıklı zihniyetin ürünü olarak bu ülkeyi acılara ve kayıplara sürüklemeye devam edecek.