Açlık ve yetersiz beslenme, insan eliyle yaratılan sorunlardır. Bunlar, endüstriyel kimyasal tarım modelinin sonuçlarıdır. Ve açlık nasıl bu şekilde inşa edildiyse, herkes için sağlık ve besleyici gıda da, gıda demokrasisi ile yaratılabilir.
Navdanya'da yapmaya çalıştığımız da budur. Yerelde gıda bağımsızlığı ve tarım ekolojisi için çalışan çeşitli hareketlerin yapmaya çalıştığı da budur. Bize defalarca zehir ve kimyasal verimlileştirme maddeleri olmadan açlıktan öleceğimiz söylendi. Ancak kimyasallar, toprağın bereketini yok ederek gıda güvenliğine, bitkilerin reprodüksiyonu ve gıda üretimini sağlayan dölleyicilere (örneğin arı ve kelebekler) ve bulaşıcı hastalıkları önleyen dostça böceklere zarar veriyor.
Endüstriyel üretim öyle ağır bir ekolojik ve sosyal krize yol açtı ki sağlıklı gıda tedariğini güvence altına almak için, doğaya karşı çalışmayıp, onunla uyum içinde olan bir tarımsal-ekolojik ve sürdürülebilir gıda üretim sistemini inşa etmemiz gerekiyor.
Açlık ve yetersiz beslenmenin kaynağında tarımın sanayileştirilmesi yattığı halde, krizden çıkış yolu olarak yine gıda sistemlerinin daha fazla sanayileştirilmesi gösteriliyor. Hindistan somutunda tarım, gıda ve besin, birbirinden tamamen bağımsız olgular gibi lanse edilmeye çalışılıyor, oysa bir gıdanın büyümesi ve bundaki nitelik tamamen besin değerlere bağlıdır. Hem darı hem de baklagiller yetiştirirsek, kişi başına gıdamız artar. Tarımı kimyasallarla gerçekleştirirsek ve tek ürün üzerinden üretim yaparsak, hem dönüm başına daha az gıda ele ederiz hem de kişi başına besin düşer. Tarımımızı yerelde ekolojik bir şekilde yaparsak, hem çiftçilerin payına kalan ürün artar hem de kırsalda yaşayan çocuklar daha iyi beslenir. Ama tarımımızı, satın alınmış tohumlar ve pahalı ilaçlarla kimyasal bir şekilde yaparsak, üreticinin payına düşen ürün azalır, hasadın çoğu mal olarak dışarıya çıkar ve üretimin yapıldığı kırsal alanlar besinden mahrum bırakılır.
Tarım politikası, gıda sisteminin ve onun besin değerinin güçlendirilmesine değil, tek tek ekinlerden sağlanan gelirin yükseltilmesine odaklanır. Gıda güvenlik sistemi, besin ve gıda dağıtımının kalitesini hiçbir şekilde umursamayan Kamu Dağıtım Sistemi'ni temel alıyor. Yürütülen besin programları hem tarım hem de gıda güvenliğinden ayrı ele alınıyor.
Tarım krizi, gıda krizi ve besin ile sağlık krizi arasında çok güçlü bir bağ var. Dolayısıyla bu krizlerin birlikte, bir bütün içinde ele alınması gerekiyor. Tarım politikaların amacını belirleyen temel husus, pahalı tohum ve kimyasal satışını çoğaltma olmamalı. Zira bu ürünler hem toprağı, hem çiftçileri hem de halkı besinden mahrum bırakıyor. Aynı şekilde gıda politikaların hedefi, endüstriyel gıda işlemelerin reklamını yapmak olamaz. Besin politikaların amacı, yetersiz beslenme pazarının yaratılması olamaz. Tarımın ve gıdanın kimyasallaştırılması ile yediklerimiz zehirleniyor. Bu şekilde açlık ve yetersiz beslenme sorunu çözülemez. Çözüm için topraktan başlamak gerekir. Çünkü açlık ve yetersiz beslenme toprakta başlıyor ve bu sorunların çözümü yine toprakta saklıdır.
Üçüncü Dünya Ülkeleri'ne Yeşil Devrim ve İkinci Yeşil Devrim diye satılan endüstriyel tarım, yoğun kimyasal ve kapital içeren fosilleşmiş bir sistemdir. Bu sistem, kendi yapısı gereği çiftçileri borca sürüklüyor. Borçlanmış çiftçiler kolayca tarlalarından edilebilir, topraklarına el konulabilir. Yoksul ülkelerde çiftçiler, pahalı kimyasallar ve yenilenemez tohumlar satın alabilmek için borçlandı, borçlarını ödeyebilmek içinse ürünlerini satmak zorunda kalıyorlar. Açlığın bugün kırsal bir fenomen olmasının sebebi budur. Bu borçların yarattığı negatif ekonomi, yüksek giderli endüstriyel çiftçiliğin sonucu olup, açlık yaratan bir sistemdir. Bu sistem, açlığı azaltmıyor. Kimyasal ve kâr amaçlı tohum satışının yükseldiği her yerde, çiftçiler borçlandı ve kendi üretimleri üzerindeki yetkiyi kaybetti. Yoksulluk ve açlık tuzağına düşürüldüler.
Endüstriyel kimyasal tarımın açlık yarattığı ikinci bir aşama ise besini güvence altına alan biyo-çeşitliliğin yerinin değiştirilmesi ve yok edilmesidir. Nitekim Yeşil Devrim ile baklagillerin üretim alanı kaydırıldı ve bununla birlikte hem önemli bir protein kaynağı hem de yağlı tohumlar farklı alanlara taşırıldı. Bu nedenle dönüm başına düşen besin arttırılmadı, tersine düşürüldü. Monokültürler/ tek ürün çiftçilikleri ile daha fazla gıda ve besin sağlanamaz. Çünkü monokültürler daha fazla kimyasal ve fosil yakıt gerektirip, sadece kimyasal tarım şirketleri ve yakıt şirketleri için kârlılar.
Hakim olan verimlilik kriterleri, temel veri olarak iş gücüne (ve tarladaki somut emeğe) odaklanıp, birçok enerji ve kaynak verisini ikincil konuma itiyor. Böyle bir verimlilik anlayışı çiftçileri topraklarından edip, onların yerine kimyasal ve makineler koyuyor ve bu sonuç olarak sera gazları ve iklim değişimine katkıda bulunuyor. Endüstriyel tarım, küresel olarak ticareti yapılabilecek bir meta olarak işlev görecek ekinler üretmeye odaklanıyor. Bu tarzdan bir kâra odaklanma da, "zihnin monokültürü" olarak isimlendirdiğim şeyi yaratıyor. Sözümona yüksek getirili çeşitlerin ticareti biyo-çeşitliliği kurban ediyor. Aynı zamanda biyo-çeşitliliğin ekolojik işlevi yok ediliyor.
Biyo-çeşitliliğin yararları gözönünde bulundurulduğunda, biyo-çeşitli sistemlerin monokültürlere oranla daha verimli olduğu görülür. Organik tarım da kimyasal tarıma göre hem çiftçiler hem de dünya için daha yararlı.
Endüstriyel kimyasal tarım, üçüncü bir aşamada mahsullerdeki besini yok ederek açlık ve yetersiz beslenmeye yol açıyor. Endüstriyel olarak üretilen gıda, besin açısından boş olup, kimyasal ve zehirle doludur. Gıdadaki besin, topraktaki besinden gelir. Sentetik nitrojen, fosfor ve potasyum içeren gübrelere dayanan zihniyetin endüstriyel tarımı, hayati mikro besinlerin ve magnezyum, çinko, kalsiyum, demir gibi elementlerin tüketilmesine yol açıyor.
Dolayısıyla oluşan bu vitamin açığının doldurulması için insanların daha fazla gıda tüketmesi gerekiyor. Dolayısıyla daha fazla gıda eşittir daha çok besin hesabı çıkmıyor. Tam tersine, bu şekilde yetersiz beslenme artıyor.
Açlık ve yetersiz beslenme ile etkili ve düşük maliyetli mücadelenin yolu, biyo-çeşitliliğe dayanan organik tarımdan geçer. Organik tarım toprağı güçlendirir ve besin değeri yüksek toprak bizlere de besin değeri yüksek ürünler sunar.
Yer solucanlarının kazdığı toprak, normal toprağa göre beş kat daha fazla nitrojen, yedi kat daha fazla fosfor, üç kat daha fazla değiştirilebilir magnezyum, onbir kat daha fazla potasyum hidrat ve bir buçuk kat daha fazla kalsiyum içeriyor. Onların toprağı kazması, toprağın verimliliği için çok önemli olan mikrobik canlılığı destekliyor. Mikro organizmalar ve yer solucanları bakımından zengin bir toprak, besin zengini toprak demektir.
Dolayısıyla böyle bir toprağın verdiği ürünlerin besin değeri de daha yüksek olur. Yapılan araştırmalar, organik gıdanın demir oranının yüzde 21, fosfor oranının yüzde 14, krom oranının yüzde 78, selenyum oranının yüzde 390, vitamin C oranının yüzde 27, vitamin E & B karoten oranının da yüzde 10-15 daha yüksek olduğunu gösteriyor. Tarlalarımızdaki biyo-çeşitlilik ne kadar yüksekse, hiçbir gideri olmamasına rağmen dönüm başına besin değeri de o denli yükselir.
Bitkiler, insanlar ve toprak, bir gıda ağının parçalarıdır. Bu, yaşam ağının ta kendisidir. Eğer iyi tarımın ölçüsü olacaksa, o da gıda ağının sağlığını ve direnç gücünü ne kadar güçlendirdiği ile ilgili olmalıdır.
Yazarın ZSpace sitesinden alındı.
Çeviri: PolitikART
Yazının orijinal başlığı:
Designing food systems to protect nature and get rid of hunger