Yaklaşık on yıldır tartışılan bir konu var: Kürt Sineması... 2000’li yıllarda Londra, Stutgart, Frankfurt ve Berlin’de yapılan ‘’Kürt Filmleri Festivalleri’’nde bu konuyu uzun uzun tartışmıştık. Öne sürülen bir görüşe göre Kürt Sineması’ndan söz etmek mümkün değildi, çünkü ülkesi olmayan bir halkın sineması da olamazdı. Kürt yönetmenlerin Türkiye, İran, Almanya ve Fransa’da çektikleri filmler, festivallere o ülkeler adına katılabiliyor, Kürdistan hesabına yarışamıyorlardı.
 Bense en başından beri, Kürtçe’nin konuşulduğu ve Kürtleri anlatan filmlerin Kürt Sineması’nı oluşturduğunu savunuyordum. Dili, kültürü, sanatı ve edebiyatı olan bir halkın, ülkesi olmasa da sineması olacağını söylüyordum. Ehmedê Xanî, Cegerxwîn, Mehmed Uzun gibi ozan ve yazarları olan bir halkın sinemadan yoksun olması mümkün müydü?
 O yıllarda Kürtlere ilişkin pek fazla film de yoktu ortalıkta. Her festivalde hep aynı filmler gösteriliyordu. Avrupa’da dili, kültürü, edebiyatı ve sineması olmayan, ama küçük de olsa toprağı olan Lüksemburg, Monako, San Marino, Estonya, Malta ve Liechtenstein gibi ülkeleri örnek gösteriyordum. Bu ülkelerden ne bir yazar tanıyordum, ne de bir sinemacı. Nüfusu elli binden az, yüzölçümü 200 ya da 300 km. kare olan ülkelerdi bunlar, dilleri ise Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce ve Finceydi.
Aradan geçen yıllar içinde Kürt Filmleri’nin sayısında hızlı bir artış görüldü. Birkaç tane filmi olan yönetmenlerin, sinemacılığı tartışılıyor artık. Bahman Ghobadi Sineması, Yüksel Yavuz Sineması, Hiner Saleem Sineması, Kazım Öz Sineması konuşuluyor. Geçen ay Erbil’de de Kürt Sineması’ndan söz ettim.
Atıf Yılmaz’ın 1952’de çektiği ‘’Mezarımı Taştan Oyun’’ adlı filmin tipik bir Kürt Filmi olduğunu anlattım. Abdo Bey adlı bir Kürt Beyi’nin Urfa’da çekilen serüvenlerinin tek kusuru, dilinin Türkçe olmasıydı. Urfa’lı bir Kürt olan Hüseyin Peyda’nın başrolünü oynadığı film, yönetmenin de ilk filmiydi. Atıf Yılmaz sonraki yıllarda ‘’Ölüm Tarlası’’, ‘’Cemo’’, ‘’Kuma’’, ‘’Kibar Feyzo’’, ‘’Salako’’, ‘’Adak’’ ve ‘’Berdel’’ de yine Kürtleri perdeye aktardı.
Yılmaz Güney’in ‘’Seyyit Han’’, ‘’Aç Kurtlar’’, ‘’Umut’’, ‘’Ağıt’’, ‘’Endişe’’, ‘’Sürü’’, ‘’Yol’’ ve ‘’Duvar’’ adlı filmlerinin Kürt Sineması’na öncülük ettiğini söyledim. Açılan bu yolu izleyenler, artık kendi dilleriyle konuşuyorlar filmlerde. Her yıl, ilk filmini çeken yönetmenlerin sayısı hızla artıyor. Kürtler arasında sinemaya meraklı binlerce genç var, kimi kısa film çekiyor, kimi belgesel...
Dijital teknolojinin sinemaya girmesiyle, küçük bir azınlığın tekelinde olan film sektörü geniş yığınlara açıldı. Sinemanın en temel ve pahallı unsurları olan negatif, pozitif film, labaratuar, banyo, baskı, dublaj gibi kalemler ortadan kalkınca film çekmek ucuzladı. Sinema yapmak için gerekli olan şey insan emeğidir artık.
Bu yıl ikincisinin yapılacağı Batman Yılmaz Güney Kürt Filmleri Festivali’nden (şimdilik ertelense de) umutluyum. Savunduğum görüşlerin orda doğrulanacağına inanıyorum. Önümüzdeki yıl Erbil’de bir Film Şenliği düzenleneceği söyleniyor. Kürt Sineması’nın gelişimi açısından bu etkinliklerin artması sevindirici.
Bu coğrafyada yaşananların mutlaka sinemaya aktarılması gerekli. Çünkü ibret alınacak olaylar ve öyküler yaşandı. Bunlar hiç unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Bu işi yapacak olanlar Kürt yazar, senarist ve yönetmenlerdir.