“PKK’nın başarısı, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülen ‘Milli Bütünleşme Projesi’ çerçevesinde henüz ulusal bütünlüğe tam olarak eklemlenememiş yurttaşlarımız ile ulusal bütünleşmeyi sağlamış olan yurttaşlarımızın bir kısmını ulusal bütünlük sürecinden kopararak, Kürt “etnik gruplaşması” sürecine sokmuş olmasıdır. Bölge insanının kafasında kendisine Kürt oluşundan ötürü farklı davranıldığı tezi oluşmuş olması, etnikleşmeyi güçlendirmektedir. Esasen milli bütünleşme projesi 1980’lerde GAP projesinin devreye girmesi ile dev adımlarla hızla sonuca doğru gidecek Türkiye Cumhuriyetinin milli bütünlüğü sosyolojik olarak tamamlanacaktı. PKK’nın bu dönemde ortaya çıkması “Milli Bütünleşme Projesini” sekteye uğratmış ve toplumu “Milli Bütünleşme Projesine” karşı harekete geçirmiştir.
Devletin halkı kazanmak için yaptığı girişimler büyük ölçüde amatörce kalmıştır. Bazı çok başarılı çalışmalar kişisel olarak kalmış kurumsal bir kimlik kazanamamıştır. Türkiye’nin milli bütünleşme politikalarının sürdürülmesi konusunda en ufak bir komplekse kapılmasına gerek yoktur. Çünkü bütün milli devletler, tarihsel süreç içinde toplumsal bütünleşme, yerleştirme ve üretilen modern bir hakim kültür etrafında asimilasyona ve/veya bütünleşmeye öncelik vermişler, çatışma ve gerilimleri azaltıcı politikalar izlemişlerdir.”
Yukarıda dile getirilenler TC devletine ait olan Gizli İstihbarat Servisinin hazırladığı bir belgede alıntılanmıştır.
Evet, yukarıda dile getirilenlerin tümü bir plan dahilinde yapılmaktadır. Bu planın adı Şark Islahat Planıdır. Ve bu plan cumhuriyet rejimi boyunca evrilip çevrilip, yeni adlar altında, yeni isimlerle, ek maddelerle ve güçlendirmelerle daima canlı ve güncel tutulmuştur. Hedef her zaman kültürel soykırım olmuştur. Kültürel soykırımın en başat hedefi ve başarısının garantisi ise hiç kuşkusuz anadilidir. Büyük filozof Martin Heidegger’in de dediği gibi “varlığın evi dildir”. Anadilinden olan bir topluluğun varlığını ve oluşum halini sürdürmesi imkansızdır.
Başkan Apo boşuna “Kendi dilini yazdıramayan, kullanamayan bir halk hor görülmeye layıktır!” dememektedir. Yine “Dil kavramı, kültür kavramıyla sıkı bağlantılı olup esas olarak dar anlamında kültür alanının başat kavramıdır. Dil’i dar kültür olarak da tanımlamak mümkündür. Dilin kendisi bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak ve estetik duygu ve düşüncenin toplumsal birikimidir. Anlam ve duygunun bilince çıkmış, ifadeye kavuşmuş kimliksel, ansal varoluşudur.
Dile kavuşan toplum, yaşamın güçlü gerekçesine sahip olmuş demektir. Dilin gelişkinlik düzeyi yaşamın gelişkinlik düzeyidir. Bir toplum ne kadar anadilini geliştirmişse o denli yaşam düzeyini geliştiriyor demektir. Ne kadar dilini yitirmeyle ve başka dillerin hegemonyası altına girmeyle karşılaşmışsa o denli sömürgeleşmiş, asimilasyona ve soykırıma uğramış demektir. Bu gerçekliği yaşayan toplumların zihniyet, ahlak ve estetikçe anlamlı bir yaşamları olmayacağı; trajik, hasta bir toplum olarak silininceye dek yaşamaya mahkûm kalacakları açıktır. Anlam, estetik ve ahlak yitimini yaşayan toplumların kurumsal değerleri ancak sömürgenlerin hammaddesi olarak işlenecekleri de bu açık olmanın bir gereğidir” diyerek dilin insan zihniyeti ve var oluşu üzerindeki olmazsa olmaz yerini dile getirmektedir.
Soykırımcı ve faşist rejimlerin halkları yok etme planlarında dil ve kültür asimilasyonunun önemini şöyle ifade etmektedir Albert Memmi:
“Üstelik sömürge insanının ana dili, duyguları, düşünceleri ve rüyalarıyla ayakta kalan dili, yumuşaklığını ve merakını ifade ettiği o dil, yani en büyük duygusal etkiyi yapan dil, aslında en az değer verilen dildir. Ülkede ya da halkların birliğinde bir statüsü yoktur. Bir işe girmek, kendine bir yer edinmek, toplulukta ve dünyada var olmak isterse, önce efendilerinin diline boyun eğmek zorundadır. Sömürge insanı içindeki dil çatışmasında, ezilen anadil olur. Bu zayıf dili bir kenara bırakmaya, yabancıların gözünden saklamaya bizzat kendisi koyulur… Dilini yazılı eserlerde yeniden yaratma noktasında kullanmayı öğrendiğini varsayalım; kimin için yazacaktır, hangi kamuoyu için? Kendi dilinde yazmakta ısrar ederse, sağırlardan oluşan bir dinleyici önünde konuşmak zorunda kalır. İnsanların çoğu kültürsüzdür ve hiçbir dilde okuması yoktur, oysa burjuvazi ve akademisyenler sadece sömürgecinin diline kulak verirler. Geriye yalnızca tek bir doğal çözüm kalır: sömürgecinin dilinde yazmak.”
Paulo Freire’nin: “Dilin sadece bir iletişim aracı değil, ayrıca ulusal varlık için bir düşünme yapısı da olduğunu kabul etmeleri gerekir. Dil, bir kültürdür” sözlerine Sao Tiago devlet başkanı olan Aristide Pereira ise: “Özgürlüğümüzü elde ettik ve sömürgecileri attık. Şimdi zihinlerimizi sömürgecilikten ve sömürgelikten kurtarmalıyız” dediği gerçeklik özünde Dil üzerinde oluşturulmuş olan bu tahakkümü ve çöreklenmeyi söküp atmaktır. Çünkü “düşüncemiz özgürleşme mücadelesinde evrilen yeni kavramlarla çatışma içerisinde olacaktır.” Bu yapılmadıkça sömürgecilerin dil ve asimilasyon politikaları sökülüp atılamayacaktır.