Siyaset farklı bir düzeye taşındı - 1. bölüm


Seçim süreciyle birlikte ülkede siyaset farklı bir düzeyde yürütülmeye başlandı. Ateşkes, çözüm, barış gibi kavramların geriye itildiği, çatışmanın, savaşın giderek ağırlık kazanmaya başladığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu duruma hangi aşamalardan geçilerek gelindiğini anlamak, gidişin nereye olduğuna dair de ipuçları verebilir. Onun için kısa bir hafıza tazelemesi yapmak iyi olacak. 

Türkiye’de seçimlerin gerçekleştiği dönemde Ortadoğu konjonktürü de yüz yıllık dengelerin parçalandığı bir dönemi yaşıyordu ve halen yaşamakta. Irak’ta ve Suriye’de yaşanan süreç, bölgenin Kürtleri ve özel olarak da Suriye Kürdistanı açısından yeni durumlar yarattı. 

Türkiye/AKP, Kürtler açısından Irak içindeki gelişmeleri -kırmızı çizgilerini bir kenara bırakarak- kabullendi. Barzani ile dostluk içinde. DAİŞ Irak’ta Kürt kentlerine yaklaşırken Türkiye, her ne kadar Barzani ile dost ve müttefik olup Güney Kürdistan’daki gelişmeleri kabul etmiş gibi görünse de, Musul’un işgaline en azından tavırsız kaldı. (Yeni çıkan bilgilere göre Musul’un işgal planı Ankara’da yapılmış.) DAİŞ Erbil’e yaklaştığında Barzani, “dostlarından acil yardım” istemişti. Türkiye bu çağrıya sessiz kalırken, İran anında silah yardımında bulunmuştu.

PKK, Şengal’de Êzîdî halkının savunması için yaptığı hamle, Mahmur’da, Kerkük’te verilen mücadeleler, Rojava ve Kobanê’de PYD önderliğinde yürütülen büyük direnişle, DAİŞ barbarlığından paniğe kapılan dünya halklarının bakışında önemli değişiklikler yarattı. PKK-PYD ve dolayımı hareketlere Batı’da geniş bir sempati, empati, destek oluştu. PYD, bu süreçte izlediği politikalarla geniş bir meşruiyet elde etti. Geleceği henüz belirsizlikler taşısa da Kürt nüfusun yoğun olduğu alanlarda kurulan kanton yönetimleri, bölgenin geleceği açısından önerilen, tartışılan bir model olmaya başladı. 


Türkiye, Kürt geleceğine karşı

ABD’nin hava desteğiyle, karadan PYD güçleri, DAİŞ’i geriletmeyi başardı. Karaya ayak basmayı kendileri için şimdilik sakıncalı bulan ABD/Batı için genel olarak Kürt hareketleri, sahada en güvenilir müttefik durumunda. Bugün Ortadoğu’da Kürt hareketleri, ABD/Batı’yla iş birliği içinde ve bulundukları alanlarda ciddi inisiyatif kazandılar.

Kürtlerin kazandığı inisiyatife karşı Türkiye de çeşitli hamleler yaptı elbette. 

Türkiye açısından PKK’nin inisiyatif alması, PYD’nin Rojava adıyla geleceği henüz belirsiz üç kantonda Kürtler için örnek bir yaşam modeli ortaya çıkarması, kolay kabullenilemezdi. “Sınır ötesinde bir oluşuma izin veremeyiz” tehditleriyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti, Kürt halkının geleceğini belirlemesine izin vermeyeceğini ilan ediyordu.

Bunların yanında bölge için önemli sonuçlar doğuran başka gelişmeler de yaşandı. 

İran’ın Batı’yla yakınlaşması, bölgedeki dengeleri derinden etkiledi. Suudiler, İsrail ve Türkiye, İran’ın üzerinden baskının, ambargonun kalkmasından rahatsız olsa da, Batı için İran’la anlaşmak önemliydi. İran’ın bu hamlesi, bölgede Şiilerin önünü açarken İran’ın da hegemonyasını artırdı. İran, Irak ve Suriye’de Batı’nın kabusu haline gelen DAİŞ’e karşı doğrudan savaşın içinde yer alarak Sünniliğe dayanan Türkiye, Arabistan gibi güçlere karşı önemli bir mevzi kazandı. Bir zamanlar Arap ülkelerine rol model yapılmak istenen veya öyle bir imajı pek seven Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin yıldızı artık sönmeye başlamıştı. Daha birkaç yıl önce “stratejik derinlik” politikasıyla oluşturulan “Neo Osmanlı” hesabı, Ortadoğu çöllerinde kayboldu. Sünni İslam’ın Müslüman Kardeşler üzerinden kurulmaya çalışılan hegemonya hayalinin son durağı da Türkiye’nin Libya, Mısır, Filistin-Gazze gibi yerlerde adım atamaz duruma gelmesi oldu. 


Baraj yıkıldı, dengeler alt üst oldu

Türkiye böyle bir konjonktürde seçimlere gitti. HDP, 7 Haziran 2015 seçimleri yaklaşırken önceki dönemler gibi “bağımsız adaylar” yerine parti olarak seçime katılacağını açıkladı. Son dönemin en önemli politik atağı denecek bu karar, bütün statükoyu sarsacak bir gelişme yarattı. HDP, bağımsız adaylarla seçime girmiş olsa 30-40 arası milletvekili çıkarabilirdi. Bu sonuçla parlamento dengelerini etkileyemiyordu. CHP ve MHP de olası sonuçlara göre AKP’yi geriletecek bir oy yüzdesine ulaşamıyordu. RTE, önce 400 milletvekili hesabı yaparken, sürecin umduğu gibi gelişmeyeceğini anladı ve iktidarını koruma telaşı içine girdi. Barajı aşacağı anlaşılan HDP’yi geriletmek için her türlü yöntemle üzerine gidildi, denilebilir. Eşitsiz, adaletsiz, antidemokratik koşullarda yürütülen seçim süreci boyunca bombalamalar, saldırılar, katliamlar karşısında HDP, soğukkanlı, sakin kalarak seçim barajını yıktı ve siyasal dengeleri değiştirdi. HDP’nin aldığı yüzde 13 oy ve çıkardığı 80 milletvekili, AKP’nin tek başına hükümet olması ihtimalini ortadan kaldırdı. Böylece Tayyip Erdoğan’ın başkanlık dahil ülke ve Ortadoğu için hayal ettiği iktidar ve hegemonya planları suya düştü, kişisel iktidarı da sarsıldı.


Tek kale siyaset yok artık!

HDP, siyaset alanında barışçı, kardeşlikten yana, demokratik programı ve ezberleri bozan üslubuyla, Tayyip Erdoğan’ın tüm hesaplarını, sinirini bozdu, karizmasını çizdi. Aldığı yüzde 13 oyun yarattığı siyasal sonuçlarla, AKP’nin CHP ve MHP ile alışıldık tek kale oynadığı siyaset oyununu bozdu. 

Sonuç olarak HDP’nin yüzde 13 oyla barajı aşarak 80 milletvekili alması, Rojava’da demokratik bir ilişkinin ortaya çıkması, Kobanê’de PYD’nin başarısı, ABD ve koalisyon güçleriyle işbirliği içinde olması, DAİŞ‘i bir ölçüde geriletmesi, Irak içinde PKK’nin alan, mevzi tutmaya başlaması gibi kritik gelişmeler, Türkiye için kabul edilebilir şeyler değildi. PKK’nin bölgede ve ülkede güçlenmesi, inisiyatif kazanması, bu düzeyde hesap içinde olması kabul edilecek bir şey değildi. Kürtlerin önünü kesmek gerekiyordu!  

Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlerin ülkede ve bölgede bir tür statü kazanmasından, küresel-bölgesel güçlerle ilişki, işbirliği geliştirmesinden büyük rahatsızlık duydu ve duyuyor. Başka bir ifadeyle, Kürtlerin ülke ve bölgede bu düzeyde inisiyatif kazanmasından, gelecekte gerçekleşme olasılığı taşıyan ihtimallerden kaygılanıyor. 


Devlet ve Erdoğan anlaştı

PKK-Apo-Kürtlerle “diyalog, çözüm, barış, müzakere” gibi kavramlar etrafında yürütülen Oslo Görüşmeleri ve İmralı adasında gerçekleşen görüşmelerden kimin ne anladığı, ne istediği kamuoyu için belirsizdi. Buna rağmen yaşanan ateşkes/çatışmasızlık halinin, anaların ağlamamasının toplumun genel anlamda rahatlamasına yol açtığı ve bunun da hepimiz için çok anlamlı ve değerli olduğu kesindi. Bununla birlikte Erdoğan’ın, “Dolmabahçe mutabakatı yok. Ne mutabakatı, Kürt sorunu yok. Çözüm süreci yok” tarzı çıkışlarının esasında Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel yaklaşımlarıyla uyumlu olduğu çok açık. Sivilleşme, vesayet rejimini bitirme (!) iddiasıyla yürütülen politikalardan, yapılan tasfiyelerden 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sürecinde paçayı kurtarmak için çark edilmesi, Erdoğan’ın geleneksel devlet yapısıyla anlaşmasının bir diyetiydi. Erdoğan ve ortaklarının demokratlığı, vesayet ve darbe karşıtlığının Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk olayında son bulması da ayrıca ironikti. Özetle, devlet ve Erdoğan, Kürtlere karşı resmi ideolojinin gerektirdiği yaklaşımlarda anlaştılar. AKP/RTE-devlet/asker anlaşması, barışa, Kürt sorununun çözümüne dair söylemleri de kökünden değiştirdi. RTE’nin demokrasi kahramanı, çözümün mimarı, darbe, vesayet, cunta karşıtı dönemi çoktan gerilerde kalmıştı. RTE/AKP’nin ilk dönemlerinde hatırlanırsa, “Türkiye burjuva demokratik devrimi yukardan tamamlamış olduğundan burjuva demokrasisinin asgari koşullarının sağlandığını” ilan edenler, anlatanlar vardı! Şimdi açıktan Kürtlere, sola, demokrat güçlere karşı şiddet, terör ve savaş politikalarının gündemde olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu duruma ne demek gerekir?


İktidarını kaybetmeme savaşı

Daha seçimlere girerken bölge politikaları iflas etmiş, stratejik ortaklarıyla çelişkiler yaşayan, TÜSİAD sermayesiyle düşman olan AKP ve Erdoğan’ın elinde ülkede ve bölgede uygulayabileceği çok fazla politika kalmamıştı. Ülkede ve Ortadoğu’da izlediği Sünni mezhepçi politikalar sonucu otoriterleşmiş ve yalnızlaşmıştı. Ekonomik olarak eski rahatlığını kaybetmiş, büyük projeler bir yana muhalefetin “emekliye maaş artışı” vaadi karşısında bile bocalar hale gelmişti. Yaşanan yolsuzluklar, rüşvetler, rant savaşları ve talanı, ailenin, bakanların durumu hiç parlak görünmüyordu. Özetle seçimlere giderken Tayyip Erdoğan’ın beklediği sonuç olanaksızdı. AKP, her türlü olanağı, şiddeti kullanarak seçimde sonuç alacağını sandı. Ama olmadı. Tayyip Erdoğan’ın bu sonucu kabul etmeyeceği kısa sürede belli oldu. Erdoğan, 7 Haziran sonrası kısa bir dönem sessiz kaldıktan sonra Kürt Hareketi’ni ve Kürt halkını bütünüyle karşısına alan bir hat izledi. Doğrudan RTE’nin başında olduğu bir iktidar mücadelesi görüyoruz. Bir iktidar nasıl bırakılmaz, seçim sonuçlarına rağmen nasıl bir ara iktidar dönemi yürütülür, bir iktidarı kaybetmemek için savaş dahil her türlü şiddet nasıl hayata geçirilir, RTE ve iktidar çevresi kısa sürede, somut olarak gösterdi. Sonuç olarak, iktidarı paylaşmaya yanaşmadıkları, olası bir koalisyonda bütünüyle olmasa bile çorap söküğü gibi gidecek olan yolsuzluklarının, keyfiliklerinin, mevcut hukukla ilgisi olmayan işlerinin kısaca kirli ilişkilerinin açığa çıkmasından korktukları, çekindikleri için bir ortaklık hükümeti kurmadılar. 

Tayyip Erdoğan, bugün ülkeyi yeni bir seçime sürüklüyor. Bu seçim sürecinin (şayet yapılırsa) RTE/AKP tarafından Kürt halkına ve Kürt Hareketi’ne karşı her türlü saldırının yoğunlaşacağı, şiddet ve savaşın derinleştirilerek devam edeceği bir ortamda gerçekleşeceğini görüyoruz. 7 Haziran genel seçimleri, eşit, adil, demokratik olmayan ve iktidarın saldırısı altında gerçekleşmişti. Şimdi ise kentlerin, kasabaların, köylerin tam bir savaş alanına çevrildiği koşulları yaşıyoruz. Bunun yanında HDP’ye karşı da büyük bir saldırı seferberliği hayata geçirilmektedir. HDP’nin Türkiyelileşme çabasına, “radikal demokrasi” önerisine ve seçim programına halk tarafından yüzde 13’lük bir destek verilince hemen bir tartışma başladı. Egemen burjuva güçler HDP’yi düzen sınırlarına hapsedip KCK-PKK ve dolayımı yapılardan koparmak, devlet/düzen güçleri gibi hareket ettirmek ve giderek PKK’nin tasfiye edilmesine yönelik çabalara katmak için ağır ve ahlaksız bir baskı altına aldılar. Bu hala farklı biçimlerde devam ediyor. Devlet ve siyasi iktidar, kendi elleriyle çıkardığı savaşı durdurma görevini HDP’nin üzerine yıkıyor. Aslında onlar da HDP’nin etki sınırlarını gayet iyi biliyorlar. Dolayısıyla böyle bir çabada HDP’nin belirleyici gücünün olmadığını bildikleri halde saldırıyorlar. HDP’yi baskı altına alarak kamuoyunda PKK’nin doğrudan bir uzantısı olduğu izlenimi yaratmak istiyorlar. Böylece HDP’nin Türkiyelileşerek bir ölçüde umut olmasını engellemeyi ve oylarının düşmesini amaçlıyorlar. Ancak bütün göstergeler bunun ham bir hayal olduğunu ortaya koyuyor. 

İktidarı kaybettikleri, hatta tek başına hükümet olamadıkları zaman bütün büyülerinin bozulacağı, dağılacakları ve hesap sorulacağı korkusu, düşünülemeyecek şeyleri göze aldırıyor. Ancak görünen o ki bütün bu çırpınışlar nafile! 


RTE: Ya ben, ya savaş!

AKP/RTE, ne yaparsa yapsın artık iktidarda kalamayacağı bir dönemin inkıtalarını yaşıyor. Varlıklarını, geleceklerini bu kadar iktidarda olmaya bağlı görenler, sonuçta kaybedecektir. Varlığını, hegemonyasını, geleceğini iktidar olmaya bağlamış bir güç, yapı, elbette seçim sonuçlarına bakıp kolayca geri çekilmezdi. Yapılanlar, bir iktidar çatışması; iktidarı koruma, yeniden tesis etme çabası... İktidar çatışmasının nasıl yürütüleceğini, nereye kadar taşınacağını göreceğiz.

Açıklamalar savaşın derinleşeceğini gösteriyor. RTE, “son terörist ülke topraklarını terk edinceye, silahlar betona gömülünceye kadar operasyonların devam edeceğini”, KCK ise bunun olmayacağını, tekrar çözüm sürecine dönmek için üçüncü taraf, gözlemcinin şart olduğunu, ABD’nin ya da tarafların kabul edeceği bir kesimin olabileceğini, Öcalan’ın koşullarının müzakere yürütebilecek koşullarda olması gerektiğini açıkladı. HDP, eşbaşkanlar düzeyinde, devletin operasyonları durdurmasını, PKK’nin de elini tetikten çekmesini istedi. Buna yanıt veren KCK, “Operasyonlar durursa, eylemler durur” açıklaması yaptı. 

İktidarın savaş/saldırı politikaları, hava operasyonları karşısında PKK, kimi il ve ilçelerde “öz yönetim” açıkladı. Eylemleri belli bir etkinlik düzeyinde yürütmeye yöneldi. Savaş sürüyor... Savaşın her hali daha da yoğunlaşarak devam ediyor... Nereye kadar, daha ne olması lazım! Açık ki RTE, iktidarı çökerken “Ya ben ya savaş“ politikası yürütüyor.

Kürdistan’daki öz savunma pratikleri konusunda ancak uzaktan izleyebildiklerimizden çıkarabileceğimiz bir takım şeyler söylenebilir. Öncelikle bir halkın kendini nasıl yönetmek istediğinin bir göstergesidir ve ilkesel açıdan, amasız saygı gösterilmesi gereken bir tavırdır, bize göre. Kürt Hareketi, haklı bir mücadele yürütürken, karakterini taşıdığı insani-toplumsal değerleri korumalı; karşı güçlerin izlediği kirli tarzı, araçları benzer biçimde ele almamalıdır. Özgürlüğü, insani değerleri, halkların kimliğini, kültürünü, geleceğini savunurken yürüttüğü askeri-siyasi mücadele de buna uygun bir karakter taşımalıdır. Kitlelerin varlığı, en büyük askeri eylemden daha fazla ses ve güç verecektir. Öz yönetim, bir anlamda nasıl bir yaşam, dünya, gelecek tahayyül edildiğinin de somut bir örneğidir. Gelişmemiş de olsa, gelecek yaşamın habercisidir. Bu nedenle Kürt halkının kendi iradesini gösterme, yaşamını belirleme çabası olarak görülmesi gereken “öz yönetim” ilanları, RTE ve iktidarının doğrudan tepkisini çekmiştir. Öz yönetim açıklamaları, iktidar tarafından neredeyse bu yerleşim yerlerine savaş açarak yıkıp yok etme saldırılarıyla karşılanmıştır. 


Demokrasi güçlerinin görevi

Elbette bir yönetim modeli önerisi ve pratiği olarak öz savunmaya dair eleştirel bir tutumun da alınması gerektiği açıktır. Böylesi bir eleştirel tutum, öz savunma deneyimlerinin olgunlaşmasına katkı sağlayacaktır. Ancak dediğim gibi şimdilik uzaktan izleyebildiğimiz bir süreç ve ilkesel olarak saygı gösterilmesi gerekiyor. 

Bu süreci yalnız halkın kendi kendini yönetme arayışı gibi anlamak da eksik olur, kanısındayım. Şimdiye kadar ortaya çıkan ve giderek belirginleşeceği söylenebilecek olan en önemli sonuçlardan biri de öz yönetim deneyimlerinin fiili bir kolektif direniş hareketi niteliğinde göründüğüdür. Dolayısıyla bu direnişi gerekli kılan saldırganlığa, devlet terörüne karşı durmak da demokrasi güçlerinin üzerine düşen bir görevdir. Hemen belirtmem gerekir ki, demokrasi güçlerinin saldırganlığa, devlet terörüne karşı çıkmaları, başkalarına karşı üstlenilmiş bir ahlaki, vicdani görevden daha derin anlamlar taşımaktadır. Açıktır ki bugün dünyada, bölgede ve Türkiye’de sonu belirsiz bir yeniden yapılanma süreci işletilmektedir. Bu süreç her yeniden yapılanma sürecinde olduğu gibi bir boyutuyla da yeniden paylaşım sürecidir. Yani Kürdistan’da yaşananlar, bugün küresel ölçekte yaşanan paylaşım savaşının yerel plandaki görünümlerinden biridir. Bu süreç öyle ya da böyle sonuçlanacak ve sona erdiğinde bazı güçlerin, kesimlerin ve anlayışların da varlık koşulları ortadan kalkacak. Yani Türkiye ve Ortadoğu özelinde söylersek, eşitlikten ve özgürlükten yana olan güçlerin kazanması diktatörlerin, diktatörlük heveslilerinin, şovenlerin, faşistlerin yaşam alanlarının da ortadan kalkması, tamamen yok olmasa bile etkisizleşmesi anlamına gelecek. Ve elbette bunun tersi de doğru. 

Zaman, eşitlikten ve özgürlükten yana olanların aleyhine sonuçlar da doğurabilir. Ve bugün, bu olası sonuçlarda anahtar rolünü Ortadoğu’da eşitlik ve özgürlük mücadelesinin en önemli dinamiği olan Kürtler oynuyor. Dolayısıyla ülkenin ve bölgenin demokrasi güçleri açısından Kürdistan’da yaşananlar, doğrudan varoluşsal, ontolojik bir sorundur. Demokrasi güçleri bir karar vermek ve tavır belirlemek durumundadır. Yani demokrasi güçleri bu süreçte tavır alırken ahlaki-vicdani bir görevi yerine getirmekten öte, kendi varoluş koşullarını savundukları perspektifiyle hareket etmek durumundadır. 


PAZARTESİ:

* Kürt sorunu, yeni dinamikler ve emek ve demokrasi güçleri 


MAHMUT MEMDUH UYAN