Yaptığı Ankara merkezli saha araştırmaları, varoşlarda yoksul kadınların, yoksulluğu iki katı ağır yaşadığını ortaya koyuyor. Üstelik toplumsal cinsiyet rollerinin dayattığı ‘görevleri’ kabullenme de, yoksul kadınlarda daha güçlü; çünkü gidecek yeri, hiçbir alternatifi yok.


Ülker Şener, kadın yoksulluğu konusunda araştırmalar yapıyor. Yoksul mahallelerindeki gözlemleri, kadınların yoksulluğu daha ağır ve çok boyutlu yaşadığını ortaya koyuyor. Yoksul kadın, sosyal, kültürel ve fiziksel yoksunluk yetmezmiş gibi, evde ve işte kadın olmasından kaynaklanan ayrımcılığa da daha fazla maruz kalıyor.

Ülker Şener’le Ankara merkezli yürüttüğü ve önemli sonuçlar elde ettiği bu çalışmasına dair konuştuk.


Bir araştırmacı olarak hangi konuları ele alıyorsunuz?

Araştırmacı kelimesi biraz fazla iddialı diye düşünüyorum. Sosyal politika ve yoksulluk konusunda daha çok ‘kafa yoruyorum’ diyebilirim. Yoksullarla ilgili çalışmalar yürütüyorum. Kendim de zaten yoksul bir aileden geliyorum ve bu yaşamımın bir parçası. 

Yoksulluğun yoğun olduğu bölgelerde çalıştım. Yoksullarla görüşüyorum, çalışmalar yürütüyorum, anket sonuçları ve verilere bakıyorum. Böylece yoksulluğu ve ‘bunun üstesinden nasıl gelinir’i anlamaya çalışıyorum. Sadece anlamak da yetmiyor, çözüm önerileri getirmek ve yoksulluktan kurtulmanın yol ve yöntemi nedir, bunu tartışmak gerekiyor. Bunu hedefliyoruz. 


Biraz daha açar mısınız? Nasıl çalışmalar bunlar?

Kadın Çalışmaları Derneği’nde çalışıyorum. Aktif olarak 5 yıl boyunca Ankara’nın Mamak ilçesinin Tuzluçayır Mahallesi’nde bir toplum merkezinde çalıştım. Daha çok o zaman Tuzluçayır’da yoğun bulunan gecekonduların yerine son birkaç yılda radikal bir değişimle büyük apartmanlar yapıldı.

Yoksulluğun yoğun olduğu bölgelerde özellikle de kadınlarla çalıştım. Kimi zaman da çocuklarıyla da. Dolayısıyla onların yaşadığı zorluklara da hakimim. Fakat bunu söylerken de dışarıdan bir gözle bakmış gibi değilim. Kendim de zaten o bölgede yaşıyorum. Toplum merkezinde çalıştığım dönemde de Mamak’ta yaşıyordum. 


Kadın yoksulluğu, hakkında çok da söz söylenmiş bir alan değil. Ne demek oluyor tam olarak? Neden böyle bir ayrıma ihtiyaç var?

Aslında erkekler de yoksul. Yoksulluk tabii ki kadınlara has bir şey değil. 

Yoksullukla ilgili tasnifi de sadece cinsiyetler üzerinden yapamayız tabii ki. Örneğin bazı etnik gruplar, diğerlerine göre daha yoksul. Mesela Kürtler, genel olarak Türklere göre daha yoksul olabiliyor. Aleviler, Sünnilere göre daha yoksul olabiliyor. Bu, olanaklara erişememe ile ilgili bir şey. 

Kadın yoksulluğu denilen olgunun ise kimi özellikleri var. Bunlardan biri, özellikle Türkiye için söylüyorum, kadınların istihdama katılımı çok düşük. Bu da kadının bir başkasına, özellikle erkeğe bağımlı bir hayatı yaşaması demek. Yani ev kadınları, erkeğin elde ettiği gelir üzerinden yaşamlarını sürdürebiliyorlar. 

Elbette kadınlar da boş durmuyor. Kadının bir sürü işi var. Ev işleriyle ilgileniyorlar, çocuklara bakıyorlar. Evde bir sürü iş yapıyorlar ama bunlar görülmüyor. Sürekli aynı iş yapılıyor ama evdekiler tarafından da bir değer atfedilmiyor. Fark yaratmıyor. Değer atfedilse bile, bunun bir karşılığı yok, ücreti yok. İş yapamaz hale gelindiğinde, yaşlandığında, bir emeklilik veya başka geliri yok.

Erkeğin elde ettiği gelire bağımlı kalan kadınların bir diğer sorunu da, o erkekle ilişkilerinin bozulması, erkeğin evi terk etmesi, ilişkinin sürdürülemez duruma gelmesi… Bu durumlar, kadınları direkt olarak yoksulluğa itiyor. Çünkü maddi gelirden ve onlara bakacak olan birinden yoksun kalıyorlar. Buna bağımlı olarak, özellikle istihdama katılmayan kadınlar da, sorunlara karşı boyun eğme eğilimi taşıyor. Örneğin uzun süre şiddete maruz kalıyorlar ve her şeye evet demek zorunda bırakılıyorlar. Şiddet karşısında konuşamayan kadınların bir bölümü, “Kim bana bakacak? Eğitimim yok, bu saatten sonra ne iş yapacağım, ne olacağız?” endişeleri taşıyor ve olumsuz yaşama mahkum oluyor. 

Bu nedenle kendine ait maddi geliri olmayan ev kadınının yoksulluk riski taşıdığını düşünüyorum. Erkekten farkı budur, çünkü yoksul olan hanelerde de erkek genel olarak istihdama katılıyor ve bunun için çaba gösteriyor. 


Kadınların çoğunda bu durumu kabullenmiş, doğal gören bir hâl de var, değil mi?

Tabii burada toplumsal cinsiyet rollerinden de bahsetmek gerekiyor. Toplum erkeğe, gelir elde edecek, çocukları koruyacak, kadını koruyacak, kollayacak diye bakıyor. Kadın ise, ev işlerini yapacak, çocuk büyütecek, erkeğe hizmet edecek… Bu toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı aslında kadınların bir bölümü, istihdama katılmak için bir yoğun bir motivasyon da hissetmiyor. Ev işleri yapmayı, çocuklara ve eşine bakmayı kendi işi olarak gördüğü için, “Ben bunu zaten yapıyorum ve yapmalıyım“ diyor.  

Kadın kendini ev içinde, erkek ise ev dışında tarif ediyor. Kadın gelir elde etmeyi, erkek ev işleri yapmayı kendi işi gibi tanımlamıyor. Ne yazık ki para kimdeyse güç de onun elinde oluyor. Bu toplumsal cinsiyet rolleri, kadın yoksulluğunu besleyen bir işlev görüyor. Burada kadınları suçlamıyoruz. Toplumun yapısı gereği bu. Tarihsel bir süreci var. Fakat tabii söylemeliyiz ki, bu durumu değiştirmek için çaba harcayan bir sürü kadın da var.


Bazı ailelerde kadınlar, erkeğin kazandığı parayı idare etmekten sorumlu oluyor mesela, böyle durumlarda eşitsizlik aşılıyor mu?

Hayır tabii ki… Genellikle de çok yoksul olan ailelerde bu örneklere rastlanıyor. Az parayla evi geçindirmenin yolunu erkek, kadından istiyor. Kadına bu işi veriyor ve kendini görevini bitirmiş sayıyor, oysa ki kadın bunun yanında çocuk bakmaya, evin işlerini yapmaya da devam ediyor. Erkek, hiçbir şeye elini sürmüyor sadece işlerin hallolmasını bekliyor. Tekrar edeyim: Bu, yoksul ailelerde böyle oluyor. Zenginliği erkek yönetiyor, yoksulluğu kadına yönettiriyor.


Neden?

Para çok olunca evi geçindirmek de kolay. Az parayla evi geçindirmek demek, indirimleri takip etmek, çocuklar için en ucuzunu almak ve sürekli en uygunları aramak demek. Bunların hepsi için de kafa yormak gerek. Bu zor bir şey.


Aslında böylelikle kadının ekonomiyi en zor şartta bile daha iyi yönettiği de ortaya çıkıyor sanki… 

Evet… Erkek kadına parayı verdiğinde evin yöneticisini kadın olduğunu söylüyor. Ama bir yandan da zorluktan kaçıyor. Evin bütün işini de kadının omzuna yükleyerek, “Ben dışarı çıktım, para kazandım. Al bu parayı nasıl idare ediyorsan et” demek istiyor. Bir diğer nokta da, az parayla evi geçindirmenin getirdiği duygusal yük ağır aslında, kadınlar açısından. Çocuğun iyi beslenmesi, giyinmesi, erkek geldiğinde yemek hazırlaması, faturalar ödemesi… Onlarca sorumluluğu aynı anda taşıyor.  


Yoksullukla kadına şiddet arasında bir bağ kurmak mümkün mü peki? 

Evet, yoksulluktur aslında şiddeti arttıran. Araştırmalarımda da bu ortaya çıkmıştır. Bu, maddi durumu iyi olanlarda şiddet yoktur demek değil ama yoksul bölgelerde şiddetin daha fazla göründüğü ve bunun yoksulluğa bağlı gerekçeleri olduğu da açık.

Yoksulluk çok ağır bir şey. Mücadele edilmesi zor. Yarın ne olacağını bilmemek, belirsizlikle yaşamak, insanlar üzerinde çok ağır bir yük. Bu, insanların psikolojisini de etkiliyor ve bu etki şiddeti arttırıyor. Erkek kadına, kadın çocuklara şiddet uyguluyor. Şiddetin asıl nedeni, erkeğin kendisinde kadına şiddet uygulayabilecek hakkı görmesi tabii. Kadını denetlemek ve kontrol altında tutmak istemesi de… 


Ev kadınlarının çalışanlar gibi sigortalanması gerektiği de çok tartışılıyor. HDP bunu seçim beyannamesine de taşımıştı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çözüm olabilir mi?

Türkiye’de çalışan kadınların bile yüzde 40’ı kayıt dışı çalışıyor. Bu da sigorta hakkının olmaması demek. Asgari ücret alıyorlar mı, almıyorlar mı, onu da bilemeyiz. Çalışan her 10 kadından 4’ünün durumu vahim.

Tabii ev kadınlarının sigortalı olması, kadınlar için de erkekler için de en ideal olandır bence. Kadınlar ve erkeklerin ev işinde ve dışındaki işleri bölüştüğünün de teyidi olur. 

Ev kadınları hayatları boyunca evin, çocukların ve erkeğin tüm işini ve sorumluluğunu taşıyor. Bu yük, aynı zamanda duygusal da bir yük. Karşılığında bir şey almadıkları için yarın iş yapamaz hale geldiklerinde ellerinde bir emeklilik maaşı bile yok. 

Tabii burada bir handikap var. İdeal bir toplumda, evin bütün işini kadının yapması ve bu ‘bütün iş’ üzerinden sigortalanması da doğru değil. Kadın erkek eşitliği açısından bunu doğru görmek mümkün değil. Eşitlik anlayışımız, maaşın bölünmesi üzerine kurulmuş da değil. Dolayısıyla, erkeğin maaşının yarısının kadına ödenmesi de mantıklı bir çözüm değil.

Bu tür uygulamalar, bazı kadınları kısa süreli rahatlatabilir ama uzun vadede kadınları eve hapseder. Onların yerinin ev olduğunu teyit etmek gibidir. Oysa bizim üreteceğimiz ve önereceğimiz politikanın ana ekseni, kadınları evin dışına çıkarmaktır. Hani o ev-eş-çocuk üçgeni vardır ya, boğucu gelir. Bir içine girildi mi, çıkmak da zor olur zaten. Kadınları bu sarmala mahkum etmemek gerekiyor. Dolayısıyla her politika, kadınları evin dışına çıkarmaya odaklanmalı.

Kadın yoksulluğunu da bu biçimde ele alabiliriz. Yoksulluk, sadece maddi gelir yoksulluğu değil, bu biçimde algılamamak gerekir. Kadının geliri varsa da, evin dışında zaman geçiremiyorsa, belli hizmetlere erişemiyorsa, kendi hayatı üstünde karar veremiyorsa, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip değilse, kararları erkek veriyorsa, ister çalışsın ister çalışmasın, yoksuldur ve yoksundur. Bu kadının nereye gideceğine, ne yapacağına ve nasıl davranacağına başkası karar veriyorsa, bu yoksulluktur. Kadınların çoğu da bu yoksulluğun içinde. Toplumun ürettiği bir kadın imajı var. Ona uymak zorunda hissediyor kendini. Bu nedenle bütün kadınların yoksulluk sorunu yaşadığını söyleyebilir. 

Partilerin de politika üretirken dikkatlı olması gerekiyor bence. Kadınları evin içinde sabitlememeye, evin içine itmemeye odaklanılmalı. Var olan durumun ideal durum haline getirilmemesi gerekir. Bu tehlikeli bir durum. 


Peki çocuk bakımını bu denklemde nereye, nasıl oturtacağız?

Çocuk sadece kadının çocuğu değil, sadece erkeğin de değil. Toplumsal bir varlıktır. Hepimiz yaşlandığımızda birileri bize bakacak. Bakacak derken de şunu kastediyorum: Hastalandığımızda doktor bize bakacak, bir hemşire bakacak, birisi ekmek yapacak, birisi sokakları temizleyecek. Bunların hepsi yeni nesiller, yani şu anki çocuklar, bu yüzden toplumun çocuğudur. Bu nedenle toplumun hepsi çocuklarla ilgilenmeli. Çocuğa bakmak, toplumun da sorumluluğu. Yani bir kadın çocuğa bakmak istiyorsa, bunu da evinde yapmak istiyorsa, toplum bunu desteklemeli. Çocuk için gerekli olan maddi desteği alabilmeli örneğin. Çocuk bakımı için tüm destek verilmeli. Çocuk bakan kadına devlet ücret verebilir. Bakıcıya para veriliyorsa, anneye de verilebilir.


Peki mevcut durum ne? Çocuklu kadınlar Türkiye’de ne kadar destekleniyor?

Sadece 8 hafta doğum öncesi ve sonrası ücretli izne çıkabiliyor. Sonrasındaysa yeni bir uygulamayla yarı-zamanlı çalışma getirdiler.


Almanya’da babaların da kadının doğumundan sonra bir yıllık ücretli doğum iznine çıkma hakkı var. Türkiye’de erkeklerin böyle bir imkanı var mı?

Türkiye’de babalarla ilgili bir şey yok. Öyle bir düzenleme yok. Çocuk bakımıyla ilgili tüm düzenlemeler kadınlar üzerinden yapılıyor. Erkeğin de çocuğa bakabileceği yönünde politika üretilmiyor. 


Pilot erkek, hostes kadın!


Kadınlar işlerinde erkeklerden ne kadar az kazanıyor?

Yüzde 35 daha az. 


Neden?

Evi asıl geçindirenin erkek olduğu düşünülüyor çünkü. İşverenler de böyle düşündüğü için kadınlara daha az ücret veriyor. Kadınların da çoğu kazandıkları parayı ‘evdeki yardımcı gelir’ olarak görüyor. Kendisini evi asıl geçindiren kişi olarak düşünmüyor. 


Sadece kadının ve sadece erkeğin yaptığı bazı meslekler de var, değil mi?

Evet, tabii. 2006 yılına kadar erkekler ‘hemşir’ olamıyordu mesela. Yasaya göre yasaktı. Yine ana okul öğretmenlerinin yüzde 90’ı kadındır ama yöneticilere bakın erkektir. Lisede bu yine dengelidir ama yine derslere bakılırsa, edebiyat, resim, müzik gibi eğitimleri verenler çoğunlukla kadındır; matematik, fen gibi eğitimleri erkekler verir. Çünkü kadınların bu dallara ve tekniğe kafasının çalışmadığı düşünülür. Yine pilotlar erkektir, hostes kadındır. Doktorlarda da kadınlar, daha az mesai yapacakları çocuk doktorluğu gibi alanlara yönlendirilir. 

Başka örnekler de var tabii. Mesela inşaat mühendisi kadınlar da var. Fakat fark ediyorum, okumuş erkekler, genelde ilkokul öğretmeni kadınları evlenmek için tercih edebiliyor. Neden? Çünkü az çalışacak, çocuklara da bakabilecek, para da yapabilecek, tatili uzun, aileye de zaman ayırabilir… Yani erkek, bir kadına bütün bu özellikleri istiyor. Para da kazansın, evi de çekip çevirsin, bana da baksın, çocuğa da baksın, ben ise sadece çalışayım, eve gelip yemeğimi yiyeyim! Bu anlayış artık toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş. 


Kentte nasıl olursa olsun, köye gidince eve kapanıyor!


Orta Anadolu’da yaşıyorsunuz ve özellikle bu bölgenin Kürtlerini iyi bildiğinizi biliyoruz. Orta Anadolu Kürtlerinin bu konuda kendine has özellikleri var mı?

Orta Anadolu Kürtlerinde tarla işlerini genellikle kadınlar yapar ve erkeklerin de çoğu seferdedir. Fakat bazı farklı aileler var. Kadın içi topluluklaşma vardır. Yine erkekler de kendi içinde sosyalleşir. Bu birçok toplumda böyledir. Orta Anadolu Kürtleri, özgün değil. Bir gözlemim şu: Okumuş kadınlar bile köylerine gittiklerinde, köyde kadına dayatılan rolleri direkt üstleniyor. Şalvarını giyiyor, evin işleriyle ilgileniyor, erkeğin sohbetine kendini dahil etmiyor. Dışarıda farklı bir yaşantısı olsa da, kendi toprağına bastığı anda değişiyor. Dolayısıyla kadın-erkek egemenliği karşısında gücünü göstermiyor. Maddi durumları iyi de olsa, kendi kararlarını vermiyorlar ve kabullenme, neredeyse erkekteki eril zihniyet kadar güçlü olabiliyor. Hatta daha fazlası: Kabullenmeyen bir kadını, bir başka kadın eleştiriyor. Burada tabii kadını suçlamak istemiyorum. Bu, toplumun baskısıyla öğretilmiş bir şey. Bu sistemde sorun yaşamamak için de gitmek istediği, yapmak istediği şeylerden feragat ediyor. Bu kabullenmişlik rahat ettiriyor. 


Erkek baskısı nasıldır bu bölgede?

Çok görünmese de var. Örneğin partilere, siyasi eylemlere katılmayan kadınlar, erkeklerden çekiniyor. 


DİLAN BİÇER/ANKARA