Babamın anısına…


Bir ses duydum önce,             „Gel seninle biraz volta atalım” diye… 

Peşinden gittim, voltaladık ama ayaklarından, adımlarından anladım; tedirgindi. Kelimelerinin hepsi seçmeceydi ve buruk konuşuyordu. 

Ertesi gün bir başkası geldi, “gel seninle biraz gezelim” diye…

Sualsiz gittim, güzel şeylerden bahsetmesi çoktan beni şüpheye düşürmüştü. Ama biliyorum normal değildi. İçimdeki o şüpheyi durduramıyordum. Ayaklarım beni götürüyordu. Sabahın biraz geç kalktığım için utanarak, çekinerek gitmiştim yanlarına. Oturdum ve 5 dakika sonra yanımıza gel dediler ama tembihleyerek “biz girdikten sonra gel” dediler.  

Tutamadım heyecanımı, şüphelerim benim ellerimi çoktan kumandaya götürmüştü. Onlar gelmeden bir bakayım diyorum ama aklımda başkası var. O hiç aklımdan geçmedi…

Televizyonu açtım ve her gün yarın çıkacak sayıyı akşamdan okuduğum, bazen Babam ile dağıttığım gazetede gördüm suretini, yere düşen Mavi bisikleti, beton taş parçalarına dağılan gazeteler ve yağmurluğu. Sadece ismini gördüm, gerisini okuyamaya cesaret edemedim. Ve içeri giren arkadaş benim gözlerimin içine baktı, o bakışı hiç unutmuyorum… 

Sonrasını hatırlamıyorum ama bana 2 gün söyleyememişlerdi. 2 gün önce kalbimin orta yerinde bir sızı hissetmiştim, canımı çok yakmıştı. Benim üzülmemi istemiyorlardı en nihayetinde ama yine de bilmiyorlardı ki ben onlardan daha güçlüydüm. Ben onun kızıydım biliyorlardı ama yine de yanılmışlardı, ben onun kızı olduğum için güçlüydüm. Ben onun parçasıydım biliyorlardı. O, vurulurken bile onu vuranları görmek için arkasına dönüp baktığında avucunun tam içine değen kurşuna aldırış bile etmemişti. Bilmiyorlardı ben onlardan daha güçlüydüm. 

Soğuk, buz gibi bir şey sarmıştı ruhumu, ölümün o dondurucu soğuğu tüm bedenimi esir almış gibiydi. Gözlerim sürekli bir noktaya odaklanıyordu. Film şeridi diyorlar sanırım işte o film şeridi gözlerimin önünden geçiyordu, bende seyrediyordum.

Törenini izlemiştim, ne kadar da kalabalıktı. Tam ona yaraşır gibi uğurlamışlardı onu sevenleri, dostları ve yoldaşları… 

İçimden hoşçakal dedim… ‘Gidiyorsun ama geri geleceksin’ ‘Nasıl?’ dediğini anımsadım, ‘nasıl geri geleceğim’ „ya bir toprakta, ya bir çiçekte, ya bir ağacın damarında yeniden yaşayacaksın” dedim ona. Sonra gülümsediğini gördüm, ‘tamam’ dediğini duydum ‘en yakın zamanda geleceğim öyleyse’. 

Geldi, söz verdiği gibi en kısa zamanda dokunduğum her çiçek bana onun ellerine dokunduğum hissiyatını verdi, her ağaç damarında onun ellerindeki beliren damarlara dokunuşumu hissettim. Çünkü söz hem namustu, hem ölümdü. Onun için sözünde durmuştu. 




‘Mavi bisikleti dedim’

En sevdiği renkti Mavi onun… Sonsuzluğun en güzel yansıması Mavidir. Mavi umut demektir, o umut etmeyi bir an olsun bırakmadı ki! Onun için Maviyi çok seviyordu. Mavi bisikletini hiç değiştirmedi, senelerce onunla arkadaşlık yaptı ama bırakmadı, satmadı. Manevi yanı çok güçlü olduğundan ondan vazgeçmedi. Gözlerinin rengi değildi ama Mavi gibi sonsuzluğa bakması için göz renginin Mavi olması gerekmiyordu ki. Gözlerinde mahcubiyet, gözlerinde sevginin her yansıması, gözlerinde öfke, gözlerinde yarım kalmışlıkların hüznü… 

Kürdistan’da çocuk ve baba ilişkisi biraz farklıdır. Ben Babamı çok az tanıyorum. NEDEN? Dediğinizi duyuyorum. Çünkü çocuklarına güzel gelecek verme adına fedakârlıklar gerekir. Bunun için mücadele etmek gerekir. Oda onu yapıyordu, ona küçükken çok kızardım bende. NEDEN? Derdim hep ama sonra anladım ki değerli ve yaşanılası bir dünya yaratmak için bazı şeylerden vazgeçmek ve en iyisini yapmak gerekiyor.

Giderken ona ‘Hoşça kal’ dedim, toprağını öpemedim ama her toprağa dokunuşumda onu hissettim. Mekânın ne önemi vardı ki zaten bu anlamda. Uğruna canımızı feda edebileceğimiz bu toprakların hangi mekânında olmamızın ne önemi vardı. Eğer bizi buluşturan maneviyatsa mekânın önemi biter.  

Önceleri çok üşüyordum, sonra onun ateşine dalmak bir nebze ısıttı beni. Onun ateşi diyorum. Ben onun ardılı oldum. Bu maneviyat değil mi? Farklı mekânlarda olmamız neyi değiştirir? 


İsmini hala telaffuz etmedim değil mi?

Bahsettiğim kişi Babam, arkadaşım, sırdaşım, dostum, Davudinin deyimiyle Cananım… Kadri Bağdu, 1990’lı yıllarda köylerinin yakılması sonucu korucu olma dayatmalarını da kabul etmeyerek önce Mersin’e ardından da Adana’ya göç eder ailesiyle. 1998 yılında gazeteyle tanışır. İşte Canan o gün başlar emek yolculuğuna… Başlar ve bir daha bırakmaksızın devam eder taki uğrunda can verinceye kadar. Kobanê’de insanlığın düşmanı DAİŞ çetelerine karşı mücadele eden ve Türk devletinin Kobanê’de çetelere cephane yardımında bulunmasına karşı Kuzey Kürdistan halkı 6-7-8 Ekim 2014 yılında serhildana kalktı. Halk Kobanê direnişçilerinin yaktığı ateşi gürleştirerek sokaklara aktı. İşte, bu sıralarda sokak ortalarında insanlar katlediliyordu. Sokaklar o dönemde ne kadar tehlikeli olursa olsun Kadri Bağdu gazetelerini dağıtmaya Kürdistan halkının direnişini herkese anlatmaya çalışıyordu. 14 Ekim 2014 tarihinde gazetelerini dağıtmak için bisikletine biner ve sokakları dolaşır. Bu sırada arkadan motosiklet ile gelen iki kişi Bağdu’yu hedef alarak kurşunlamaya başlarlar ve Bağdu arkasına dönüp katillerini bakarken avucunun tam ortasına bir kurşun daha sıkarlar. Kadri Bağdu katledilir…

Kadri Bağdu, büyük bir aşk ile sarıldığı gazeteleri hiç bırakmadı. Biliyordu, Apê Musalardan kalmıştı ona. Kadri Bağdu’nun gazetelerini Rohat Aktaş kaldırdı, Rohat biliyordu ikisinin ardından gitmek gerekiyordu. Rohat Aktaş’ı da katleden faşist zihniyet şunu bilmiyordu; iman gücüyle çalışan bu insanlar katlederek bitmezler. Bu gün o ise yarın diğeri kaldıracak ve kaldırıyor ve hakikat hiçbir zaman onların istediği gibi betonlara dökülmeyecek!

Ve şüphesiz sen, sen değilsin. Sen milyonların yüreği, milyonların tek sözü, intikam hırsı, milyonların özgürlük andısın.