Ayşe Gökkan’a;
Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’la, birkaç gün sonra ölüm orucuna başlayacağı mayın tarlasına yakın yerde röportaj yapmaya çalışıyoruz. İki tel barikatın arasındaki yoldan geçen askeri panzer duruyor. Asker panzerden anons yapıyor, “Yasak bölgedesiniz, çekim yapmayın” diyerek. Anons, röportaj boyunca devam ediyor. İşimiz bitiyor, toparlanıyoruz, etrafımızı Nusaybinli meraklı çocuklar sarıyor. Biri, “Abê bak, kuş öbür tarafa geçti” diyor. Önce anlamıyorum ne demek istediğini.
“Kuşu da vursunlar!”
Yıllar önce yazdığım “Masalın Ölümü” adlı hikayeyi hatırlıyorum. “Sonra dikenli teller, mayın tarlası, nöbetçi asker çıkınca karşısına birden uyanırmış… Kederle, öfkeyle, çaresizlikle… Bu tellerin, mayınların, elleri tüfekli askerlerin kendisi için değil de öte taraftakiler için olduğunu düşünürmüş. Kendisi, hiçbir kurşunun yetişemediği bir kuş kadar özgür, istediği zaman geçebilirmiş öte yana. Telleri, mayınları ve askerleri aşarak…”
Kuş olup öte tarafa geçmek arzusu, Rojava sınırında yaşayan herkesin aklından geçmiş, düşlerini süslemiştir mutlaka.
Sınırın insanları
İktidar, şehrin arasına tel örgü çekti, araziye mayın döşedi ve çektiği sınır boyunca askerler dizdi. Aynı coğrafyada yeni isimler, semboller, yaşama biçimleri boy verdi. Şehrin bir tarafı Binxet, diğer tarafı Serxet oldu. Akrabaların bir kısmı Arap iktidarla, diğer kısmı Türk iktidarla yaşamak durumunda kaldı. Öfkesini dizginleyemeyenler için, tehdit de barındıran, “Ezê xwe li mayina xim” değimi icat oldu. Ayşe Gökkan’ın eylemi, bu değimi en çok kadınların kullandığını hatırlattı. Yaşadıklarına, gördüklerine, kendisine reva görülene duyulan isyanın dışavurumu… İçinde arabesk bir çaresizlik barındırıyor gibi görünse de basbayağı bir isyandır, ezê xwe li mayina xim. Egemen olanın döşediği tuzakların üstüne üstüne gitmek; öfkesini ve düşlerini, bedeni üzerinden bir isyan çığlığına dönüştürmek çabası. Erkeklerin kaçakçılık için kullandığı netameli güzergâhı, anlamlı, şamar gibi bir eyleme çevirme yaratıcılığı…
Sınırları çizen ve sınırları mayınlarla döşeyen iktidarın Kürt halkının belleğindeki en büyük zulümlerinden biridir bu ‘yaratıcı’ değim.
Oysa aynı kadınlar, gecelerini uykusuz geçirerek babalarının, kocalarının, erkek kardeşlerinin sırtlarında bir kaçak yüküyle dönmesini beklediler. Gecenin karanlığını yırtan her silah sesi yüreklerini ağızlarına getirdi. Kapıya çıkıp beklediler, dama çıkıp etrafı kolaçan ettiler, sabahı dar edip bir hayırlı haber beklediler.
Namlı kaçakçılar bu sınırların, tel örgülerin, mayın tarlalarının ürünüdür. Sınırlar çizilince, akrabalarıyla ticaret yapan insanlar kaçakçı oldu birdenbire. Kendi topraklarının ‘yabancısı’ oldular. Seslenseler seslerini duyurabilecekleri akrabaları ‘başka ülke’nin vatandaşı oldular. Birkaç çuval tütün götürdüler onlara, birkaç çuval çay alıp geldiler… Mayınlara basıp sakat kaldılar, pusulara düşüp vuruldular… Kaçakçı Memed mesela, karısıyla anlaşmış, “Bu son” demiş, “bir daha gitmeyeceğim kaçağa.” Son oldu. Döndüğü gece vuruldu arkadaşlarıyla, cesedi öğleye kadar sınırın bu tarafında kaldı. Bir çuval kaçağı biraz ötede, öyle sahipsiz, savrulduğu yerde duruyordu.
Karısının yaktığı ağıt, ettiği beddua hiç bitmeyecekti. Geride kalan çocuklar, bir sınır kasabasında, kaçakçı olmaktan başka çaresi olmayan ve bu yolda hayatını kaybeden babanın çocukları olarak büyüyecekti.
Sınır ve sınırı çizenler, mayına basıp bacağını kaybeden ve kendini ‘yarım insan’ algılayıp hayata küsen adamlar; ömür boyu matem tutan ve bunu gülümsemelerinde bile gösteren kadınlar kuşağını yarattı. Çocuklar, babalarının sırtında taşıdığı yük gibi savruldular, hep uçurumun kenarında durdular. Buruk, kederli ve hırçın.
Sınırlar neden vardır?
“kuşdan pasaport sorulmaz
gümrüksüz geçer yüküyle karınca
dur yolcu bura sınır
sen geçemezsin”
Bu romantik ve sınırlara itiraz eden dizeler, memlekete başbakanlık da yapmış Bülent Ecevit’in “Sınır” şiirinden bir bölüm. Şairken bunları yazan Ecevit, muhalefetken ya da iktidar koltuğunda otururken, bir siyasi figür olarak, sınırlar kalksın diye tek kelime etmedi. Bayramlarda tel örgülerin karşısında buluşan insanlar, selamlaşmak için avazları çıktığı kadar bağırmak, küçük bir paket hediyeyi ulaştırmak için kol gücüne ihtiyaç duydular. “Bura sınır”dı. Akrabaları, dahası bir halkı, kendi toprağına ‘yabancı’ yapmıştı.
Ama elbette tel örgülerin, mayınların, askerlerin anlamı bununla sınırlı değildi. İktidar olan, upuzun ve geniş alanı dikenli tellerle ve mayınlarla döşeyerek, sadece akrabaları, sadece bir halkın çocuklarını ayırmaya çalışmadı. Aynı zamanda, bir düşü de parçalamaya ve bitirmeye çalıştı.
Ama olmadı. Dikenli teller ve mayınlar onlarca kişinin sakat kalmasına, hapse düşmesine, canına mal olmasına neden olsa da ‘kaçakçılık’ devam etti, içi pasaporta ısınmamış insanlar, akrabalarını ziyaret etmek için geçtiler sınırın öte yanına. Kız kaçıranlardan adı eşkıyaya çıkan siyasetçilere kadar başı sıkışan herkes, telleri, mayınları, askerleri geçerek öte yanda aldı soluğu. Bir iç göç yaşadıkları için, gittikleri yerin diline, kültürüne de hiç yabancılık çekmediler üstelik.
Peynir gibi…
Top top yeni teller yığılmış askeriyenin önüne. Sınıra yeni teller çekecekler. Önceki tellerden daha caydırıcı görünüyor metal parlaklığının soğukluğunu bir bakışta hissettiren yeni teller. Dikenli değil, jilet keskinliğinde. Çocuklardan biri, merak edip dokunuyor işaret parmağıyla. Dokunur dokunmaz çekiyor elini. Parmağındaki küçük yaradan kan akıyor. Canının yanmasından çok, parmağının bu kadar çabuk kesilmesi dehşete düşürmüş onu. “Peynir gibi kesti” diyor, diğer eliyle parmağındaki kanamayı durdurmaya çalışırken.
Yeni teller, eski tellerin yanına ve daha yüksek direklere geriliyor. Artık birden fazla tel örgü ve daha çok asker var sınır boyunda. ‘Kaçakçılık’ bitiyor, ama kuşlara özenen onlarca insan, şehri tel örgülerle ayıranların ahlakına ve bu ahlakın tel örgülerine, mayın tarlalarına, kolluk güçlerine itiraz etmeye devam ettiler.
Bu itirazın haklı ve meşru gerekçeleri, doğru ve isabetli politikaları asimilasyona, inkâra ve imhaya rağmen bir halkı ayakta tuttu, yan yana getirdi. Sınırı ve sınırı çizen tel örgüleri, mayın tarlalarını ve askerleri anlamsızlaştırdı, değersizleştirdi.
Çocuğun işaret parmağını kesen tel gerçekliği, halkın özgürlük düşüne yenik düşecekti. Kesilen parmaktan akan kan, asla yılgın, biçare ve kimsesiz değildi çünkü.
Utanç duvarı
Utanmak anlamlıdır ve iyidir. Utanmak, insanın kendisine ve bütün bir dünyaya karşı duyduğu saygının göstergesi olan hissiyattır. Utanmak, haksızlıktan, hatadan, ayıptan geri dönebilmenin işaretidir. Utanmak, elbette insana ve insanın içinde yaşadığı hayata dairdir.
Utanmak değerli bir şeydir ve sırf bu nedenle devletlerin, iktidarların da hakkıdır.
Utanmak, duvarların da hakkıdır.
Attilâ İlhan’ın ilk kitabının adı Duvar’dır. Duvar şiirinde İlhan, utanan duvarları anlatır, “-bu şiir ikinci dünya savaşı içinde kahredilen bütün dünya duvarları için yazılmıştır.-” diyerek.
“öyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değil
getirirler vururlar biz öyle dururuz
yağmurlar gözyaşı bulutlar mendil
elimizden ne geldi de yapmadık
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz”
Utanmak, Rojava sınırına örülen duvarların da hakkıdır. Bir gün onun da şiiri, öyküsü, romanı yazılacaktır. Ama duvardan önce, duvarı ördüren iktidar, ahlak ve vicdan utanmalı. “Utanç Duvarı“ derken kastedilen de bu değil midir zaten.
O halde bunu söylemek, hatırlatmak lazım. Bunun haberini, şiirini, öyküsünü yazmak; fotoğrafını, filmini çekmek lazım. Kalemi paraya tahvil edip sessiz kalmamak; iktidarın gücü karşısında yılgınlığa düşmemek; sözün uçtuğunu unutup rehavete kapılmamak lazım.
Eylem diri tutar
“halbuki ne kadar yorgunuz
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz”
Bu dizeleri yazarken ve düşünürken, “Duvarlara acı çektirmeyin, yazıktır efendiler” duygusal nakaratı dolaşıyor aklımda. Sonra o cin bakışlı çocuğun sözleri: “Abê bak, kuş öbür tarafa geçti. Kuşu da vursunlar!” Alay ediyor hınzır. Tel örgülerle, mayın tarlasıyla, panzerden anons yapan askerle… Utanç duvarıyla. Bu duvarı ördürmeyeceğiz, diyor. Alay etmek, bir eylem biçimi oluveriyor birden.
Çocuk aklına, düşüne ve cesaretine uyalım.
Eylem diri tutar. Bunu Utanç Duvarlarına yazmak lazım, Kürdistan’da ve her yerde...
VECDİ ERBAY: Duvarlara acı çektirmeyin