Yaklaşık beş yıl önce Diyarbakır’a yerleştim. Elbette bu tarihi, kültürü, ruhu olan şehre daha önce de defalarca gelmişliğim vardı. Sokaklarını bilir, insanlarını tanırdım. Dolayısıyla yabancı bir yere yerleşmiyordum, ama Diyarbakır’ın il sınırları, nüfusu, alışveriş merkezleri ve eğlence yerleri son yıllarda oldukça hızlı gelişmişti. Belli merkezlerde göze çarpan ‘zenginlik’ ise insanı hem sevindiriyor hem de bu zenginliğin kimi yerde/insanda iğreti durması tuhaf görünüyordu.

Bu tuhaflığı kısmen de olsa Diyarbakırlı bir arkadaşım şöyle gidermişti: Anlattığına göre şehrin sınırları genişleme eğilimi gösterince müteahhitler köylülerin toprağına göz dikmiş. Sıcak parayı duyan köylüler de topraklarını satmakta bir sakınca görmemiş. Köylüler, müteahhitten aldıkları parayı lüks arabalara yatırmış. Şehirdeki araç enflasyonunu da bu şekilde açıklıyordu arkadaşım. Peki sonra? Aldığı parayı yatırıma dönüştüremeyen köylülerin önemli bir bölümü, zamanla köysüz, topraksız ve işsiz-geleceksiz kalmış.

Şehrin zenginliğini salt bu şekilde izah etmek mümkün değil elbette, biliyorum. İnşaat sektörü pek çok insanın yüzünü güldürdü, bunu da biliyorum. Esas mesele, çatışmasızlık sürecinin yarattığı güven ortamıyla ilgili gibi görünüyor. Çünkü güven ortamı Diyarbakır’ın ekonomik kaynaklarını ve iş kotarma potansiyelini de ortaya çıkardı. Ekonomik kaynaklar ve iş kotarma potansiyeli, Olağanüstü Hal yıllarında görmeye alışık olmadığımız insanların zuhur etmesine ve ‘canlılık’ olarak tarif edilen bir şehir hayatının alttan alta dayatılmasına neden oldu.


Olağanüstü Hal’den kitsch hale

Ekonomik zenginlik ile burjuva kültüründen yoksunluğun bir araya gelmesi, kitsch olarak nitelendirebileceğimiz bir durumun ortaya çıkmasına olanak sağlar ancak. Diyarbakır son yıllarda bu kitsch olma halini yoğun yaşadı ne yazık ki.

Olağanüstü Hal’den kitsch hale geçişin kendini nerelerde, nasıl ifşa ettiğini ve bunun sonuçlarını gösteren bilimsel çalışmaların yapılmasını çok isterim. Bu türden çalışmaların siyaset erkanı için de yararlı olacağı kanısındayım.

Naçizane gazeteci gözlemlerimi ise şöyle paylaşabilirim:

Şehir sınırlarının gelişmesi, tarım alanlarının inşaat sektörü aracılığıyla yok edilmesi anlamına geliyor. Tek vasfı çiftçilik olan, ancak tarlasını satınca ‘vasıfsız zengin’ durumuna düşen insanlar, bir sefahat döneminden sonra biçare şekilde ortada kaldılar. Biçare durum, birçok ailenin dağılmasına neden oldu.

Becerikli iş insanları zenginliklerini pekiştirdiler. Şehir büyüdükçe inşa ettikleri ‘yüksek güvenlikli’ alanlara kaçtılar. Bürokrasiyle, siyasetçilerle aralarını iyi tutarak görüntü vermeyi bile ranta çevirmeyi başarabilen bu kesim, gergin zamanlarda sırra kadem basmayı da iyi biliyor elbet.  

Şehir büyüyünce, iş insanlarının ziyaretleri artınca, refah düzeyi yükseldikçe yeni mekanların açılması da kaçınılmaz oluyor elbette. Bu mekanları ikiye ayırmak mümkün: Birincisi, maddi olanakları kısıtlı, çoğu üniversiteli gençlerin devam ettiği kafeler. Orantısız bir artış gösteren kafelerin Sanat Sokağı’nda yoğunlaştığını söylemek mümkün. Ancak açılışına katıldığım Sanat Sokağı, anlaşılan o ki, adının ağırlığına dayanamadı ve adını Kafeler Sokağı olarak değiştireli epey zaman olmuş, sonradan öğrendim. Marka olan kafelere takılan gençlerin maddi durumu elbette daha iyi. Marka mekanlarda çalan müziklerin, koltukların, garsonların müşterilerle iletişiminin de farklı olduğunu belirtmek gerekiyor elbette. İş çevrelerine, bürokratlara, sonradan zenginlere hitap eden nezih mekanların sayısında da artış var. Bu mekanların büyük çoğunluğu da elbette steril yerde, şehrin dışında konumlanmıştır. Kafelerin ve nezih mekanların ortak tek yönü var: Siyaset. Diyarbakırlılar siyasetten kaçamıyorlar.


AVM’lerde avarelik yapmak

Alışveriş merkezlerine gitmeyi hiç sevmem. Oğlumun kitap alma, hamburger yeme günü ve “birlikte gidelim” ısrarı olmasa o kalabalığa, rüküşe, boş zaman avareliğine asla katlanmam. Ancak herkes benim gibi düşünmüyor elbette. AVM’lerin sayısı, kafelerde olduğu gibi, orantısız bir şekilde çoğalıyor Diyarbakır’da. Yazdığım nedenlerden dolayı arada gittiğim AVM, Diyarbakır’a yerleştiğim zaman yeni açılmış ve çok popülerdi. Ancak kısa sürede yenileri açıldı ve bizim AVM’nin pabucu dama atıldı. Yine daha çok gençler AVM’lerde zaman geçiriyor elbette. Çocuklarını parka götürmek yerine AVM’de gezdiren genç ebeveynlerin sayısı da az değil elbette.


Ah, Sur…

Şu sıralar ağır bir kuşatma altında olan Sur’dan söz etmeden yazıyı bitirmek mümkün değil. Çatışmasızlık sürecinde iş kotarma potansiyeline sahip insanların gözünü Sur’a diktiği herkesin malumu. Kriminal olayların düşüş göstermesi, tarihi mekanların restore edilip hizmete açılması, dışarıdan gelenlerin bu tarihi dokuya gösterdiği ilginin bunda payı var elbette. TOKİ ve belediyenin şimdilik askı da olan kentsel dönüşüm projesi yatırımcının iştahını kabartmıştı. Tarihi mekanlar butik otel, restoran, kafe vb işlevler yüklenecekti. Bir zamanlar kimsenin yüz vermediği Diyarbakır evlerinin emlak değeri ikiye, üçe katlanmıştı. Kentsel dönüşüm projesiyle evlerinden, mahallelerinden, yaşama biçimlerinden kopacak insanların ne olacağı ise, özellikle iş kotarma potansiyeline sahip olanların umurunda bile değildi.

Diyarbakır her alanda dinamik bir şehir. Sınırları genişliyor, insanı hayrete düşürecek kadar hızlı bir sosyal değişim yaşıyor ve sınıflar ayrışıyor. Değişmeyen tek şey ise, kesif yoksulluk.

Ve siyaset. Siyaset, her şeye rağmen, Diyarbakır’ın bütün kesimlerini bir arada tutan önemli bir unsur. Sur ilçesi ablukaya alındığından bu yana herkesin yüzünde aynı ifade var: Tedirginlik, mutsuzluk, direnç, umut. Konumu nedeniyle herkes başka şekilde ifade ediyor olabilir, ama esas olarak söyledikleri şudur: Bijî Berxwedana Surê!