Dünyanın Sokakları


Caracas’ta bir gecekondu mahallesinin radyosundaydık. Ordu yönetime el koymuş ve sivil (!) bir başkan atamıştı. Radyo, merdiven altı bir radyoydu! Ülkenin bütün büyük televizyonlarının, radyolarının aksine, faşist cuntaya karşı halkın direnişini duyuruyordu. Halk önce La Vega’da, bu gecekondu mahallesinde toplandı. Sonra dağların doruklarındaki gecekondulardan başkanlık sarayı önüne 1 milyon kişi olarak inip, faşist cunta tarafından hapse atılan Chavez’i geri aldı. Chavez geri döndüğünde artık sadece Venezuela’nın değil, kuşkusuz Latin Amerika’nın ve hatta dünyanın en önemli liderlerinden biriydi. Lübnan’da bile posterleri ile yürünüyordu. 21. Yüzyıl Sosyalizmi-Bolivarcı Sosyalizm tartışılıyordu artık. Sonra Chavez kanserden öldü – Neden 1980 yılında, askeri faşist cunta sırasında birlikte hapis yattığımız birçok arkadaşı kanserden kaybediyoruz? Bu tesadüf mü? Bu arada Lula da kanser tedavisi gördü. Paraguay halkçı devlet başkanı Lugo, Arjantin’de sol Peronist Cristina ve Fidel; bunların hepsi tesadüf mü?

Arjantin isyanının hemen ardındaki günlerdi. Buenos Aires’te Uluslararası Terörizm Cezaevi’nde, Leonardo Bertulazzi’nin hücresinde oturuyorduk. Kızıl Tugayların 22 yıldır yakalanmayan lider kadrosundandı Leonardo. Dünyanın en büyük birkaç kapitalistini kaçırmaktan aranıyordu hala. Arjantin’de isyan çıktığında kız arkadaşıyla El Salvador’dan motosikletle gelmişlerdi. 22.000 kilometre filandı yol. Sormadım ama kız arkadaşı RAF’tan yani Baader Meinhof’tan olmalıydı. Arjantinli anarşist bir yönetmen arkadaş da vardı. Mate içiyorduk, dünyayı değiştiriyorduk! Latin Amerika’da neoliberalizm balonu patlamıştı. Sol yükseliyordu. Arjantin’de sekiz günde beş hükümet devrilmişti. Brezilya’da faşist askeri cuntaya karşı yıllardır direnen sendikacıların adayı işçi Lula devlet başkanı seçilmişti. Venezuela’da daha çılgın biri vardı; Chavez. Gün geçtikçe bütün Venezuela’yı kendisiyle birlikte sola sürüklüyordu. Ben ve Leonardo daha çok Lula’dan umutluyduk. Fabian, Arjantinli arkadaş, „belki Arjantin,“ diyordu. Hücrenin içine sokaklardan slogan sesleri doluyordu. 

Başkan Maduro son seçimde meclisteki çoğunluğu kaybetti ve Obama politikası ile birleştirilmiş sağ yeterli imzayı toplayarak başkanlık referandumunu yaptırmaya çalışıyor ki bu da seçmen sayısının beşte biri demek – Demokratik olmayan Venezuela ile demokratik olan ülkemizi de bir karşılaştırmanız dileği ile. Başkan Maduro üretimi durduran patronların mallarına el konulacağını ve hatta hapse atılabileceğini söyledi. Zaten halen geçerli bir yasada çalışanların yüzde 51’i imza toplayıp verdiğinde devlet orayı kamulaştırıp işçilere devrediyordu. –Böyle bir işgal fabrikası geziyorduk. Süreç yeni başlamıştı ve patron ortada her tarafı cam ofisinde, hala oturuyordu. Kamerayla onu çekip çekemeyeceğimi sordum işçilere, „Tabii çek dediler nasıl olsa yakında gidecek.“ Çektim. Cam ofisinin içinde Japon asıllı patron „hava kabarcıkları arasında dolaşan kırmızı balık“ gibiydi.– Birkaç kez fabrikadan bahsettim diye çok bir şey üretiliyor sanmayın. Venezuela’da yaşayan İspanyol bir anarşist arkadaşım anlatıyordu: „Ekmek yapmıyorlar Metin, ekmek. Unla suyu karıştırıyorsun ekmek yapıyorsun ama Venezuela’da ekmek bile üretilmez!“ Petrol, ölülerin intikamı!

„Venezuela yıkılacak mı?“ diye kendi kendime sorduğumda hep bu yazdıklarım ve yazamadıklarım gözümün önünden geçip duruyor. Venezuela yıkılacak mı? Çok muhtemel ama takmayın kafaya; bu sefer başka yerden patlar isyan... İsyan ele avuca sığmaz yaramaz bir çocuk…