Türk medyasının bugün yüzyüze olduğu içler acısı durum, Türk siyasetinde olduğu gibi, medyanın da köklü bir demokratik gelenekten yoksun olmasının ağır sonucudur.
Medyanın tarihsel evrimi bu yazının konusu değil. Burada yalnızca „soğuk savaş“ döneminde ve askeri vesayet koşullarında oluşan medya „dengeleri“ne değinilecektir.
Askeri vesayet rejimi, 27 Mayıs darbesinin ürünüdür. Tek parti diktatörlüğünden sonra oluşan geçici DP döneminden sonra ordu, bu darbeyle egemenliğini „çok partili“ rejimde, işte bu „vesayet“ biçimiyle yeniden gerçekleştirmiştir.
Medya sınıflar dışı bir kurum değildir. Dünyanın her yerinde medya farklı çıkarlara sahip güçlerin çıkarlarını dile getirir. Sermaye içindeki farklı eğilimler, sermayeyle öteki sınıflar arasındaki çıkar farkları siyasi alana olduğu gibi, medyaya da yansır. O nedenle gelişmiş kapitalist toplumlarda medya liberal, Hristiyan-demokrat, sosyal-demokrat, yeşil ve sosyalist eğilimlere sahiptir. Çok uzun tarihsel bir evrim sonunda Batı medyası, özü bakımından -emekçi medya dışında- devlet çıkarlarına bağlı olmakla birlikte, kendine özgü bir „medya geleneği“ yaratmıştır. İngiliz çıkarlarından asla ayrılmasa da, BBC bu medya geleneğini temsil eder. Onun „tarafsız haberciliği“ elbette bir efsanedir. Ama yine de bu gelenek belli medya ilkelerine bağlı kalır.
Bizde medyanın hiçbir ilkesi yoktur. Türk medya tarihinde dürüst gazetecilik ilkelerine bağlı gazeteciler belirli dönemlerde medyada iz bırakmışlardır. Bu iz bırakan gazetecilerin başında, hepinizin tanıdığı ve uzun yıllardır „vatansız gazeteci“ olarak Brüksel’de yaşayan Doğan Özgüden gelir. Ama bu örnekler istisnadır. Devlet çıkarlarına bağlı olmakla birlikte Abdi İpekçi de gazetecilik ilkelerine bağlı bir gazeteci olarak anılmalıdır.
Türk medyası, 27 Mayıs’la birlikte iki özellik kazandı. Demokrat Parti döneminin son yarısında başlayan medya-ordu ilişkisi kronikleşti. Aynı zamanda medya adım adım sermaye dünyasıyla bütünleşti. Medyanın egemen kesimini işte bu medya oluşturdu. Sivil hükümetlere bağlı medya ise şu son zamanlara kadar ikincil durumda kaldı.
Askeri vesayetin sözcüsü medya ile hükümet yanlısı medya, soğuk savaş koşullarında şu iki temel meselede birleşiyordu: Komünizme ve Kürtçülüğe karşıtlık… Onlar İrtica konusunda ayrılıyorlardı.
Medya askeri vesayet rejimi koşullarında biçimlendi. „Merkez medya“ vesayet güçlerine dayanıyor, onun dışındaki „merkez dışı“ medya ise gücünü sivil hükümetlerden alıyordu.
Ordu mevcut sivil hükümetlere karşı sürekli darbe tehdidinde bulunduğu için, orduya dayanan „merkez medya“ hükümete „muhalif medya“ gibi işlev görüyor, aslında „vesayete“ karşı muhalefet ettiği halde Hükümet yanlısı medya ise „iktidar yanlısı“ medya olarak içerik kazanıyordu.
Bu çarpıklık „merkez medya“nın tüm muhalif, demokratik, hatta sol potansiyeli güdümlemesine yol açıyor; böylece demokratik bir muhalefetin gelişmesini önlüyordu; „vesayete“ karşı olduğu halde, „merkez dışı„ medya ise Hükümet yanlısı içeriğiyle demokratik ve sol güçlere karşı „gerici“ bir işlev görüyor ve halkın vesayet karşıtı tepkisinin gerçek bir muhalefet içeriği kazanmasını engelliyordu.
Bu ikili denge, Türkiye’de sözcüğün gerçek anlamında güçlü bir politik muhalefetin oluşmasını da, buna uygun bir medyanın ortaya çıkmasını da önleyen başlıca etkenlerden biri olmuştur.
Günümüzde bu „denge“ yıkılmıştır.
Askeri vesayetin yıkılması „merkez medya“yı en büyük dayanağından yoksun hale getirmiş ve böylece orduya dayanarak hükümete „muhalefet“ kurumu da çökmüştür. Bu durum aslında CHP için de geçerlidir. Geçmişte muhafazakar, sağ hükümetlere karşı güçlü bir „muhalefet“ odağı gibi görünen „merkez medya“ da, CHP de, bir anda ordusuz kalınca gücünü yitirmiş, daha doğrusu gerçek gücünün sınırları içine çekilmiştir.
Bugün Türkiye’de gerçek bir muhalefetin ve onu destekleyen gerçek bir muhalif medyanın yokluğu ya da AKP-Cemaat koalisyonuna ve bunun medyasına alternatif bir cephe ve medyanın ortaya çıkamayışı, pek çok nedenin yanı sıra işte bu gelişmeyle de bağlıdır.
Bugün hem eski „merkez medya“, hem yeni „merkez medya“ devletin birer psikolojik savaş aracına dönüşmüşse, bunda, Türk medya tarihinin demokratik medya geleneği yaratmadaki yapısal zaafı büyük rol oynamıştır.
Bir dönem kapanmıştır. Ama Türk medyası için yeni dönem henüz açılmamıştır. Askeri vesayetin tasfiyesi süreci, gerçek demokratik muhalif güçlerin aşağıdan yukarıya hareketine dayanmadı. Bu tasfiye, tıpkı vesayet rejimi gibi yukarıdan aşağıya doğru gelişti. ABD’nin rolü belirleyici oldu. Aslında vesayet güçlerine asıl darbeyi Kürt halkı indirmişti. Ama vesayetin tasfiyesinde Kürt özgürlük hareketinin siyasi rol oynaması engellendi.
Eğer „askeri vesayete son verme“ hedefi, „Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme“ hedefiyle birleştirilebilseydi, Türkiye „vesayetten gerçek demokrasiye“ geçiş sürecine girebilirdi. Ama bu iki hedefi birleştirmek mümkün olmadı. Bunun mümkün olabilmesi için vesayet rejimine gerçekten karşı olan Kemalist olmayan Türk demokrat, liberal, sol liberal ve özgürlükçü Müslüman çevrelerin Kürt halkıyla ittifak kurması biricik önkoşuldu. Bu gerçekleşemedi.
Vesayet rejiminin tasfiyesinde çok önemli rol oynayan Taraf Gazetesinin macerası bu bakımdan çok önemlidir. Bu gazete, bir yandan AB yanlısı liberallerin, onlarla ittifak halindeki solcuların ve hatta kimi sosyalistlerin, kısaca Türkiye’deki Kemalist olmayan demokrat ve anti-militarist çevrelerin sözcülerini birleştirdi. Bunların arasında „orduyu cezalandırmak“ üzere ABD tarafından desteklenen „gazeteci“ler ile, bu büyük potansiyeli yönlendirmek üzere görevli „cemaatçiler“ de vardı.
İşte bu sonuncular, vesayetin tasfiyesinde öncü rol oynayan bu gazeteyi son zamanlara kadar belirlediler. Gazetenin hitap ettiği Kemalist olmayan, doğal olarak Kürt halkının müttefiği olan güçleri Kürt halkından kopardılar; onların „vesayete son verme hedefini, Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme hedefine“ yönelmesini önlediler; „vesayet bitince zaten AB üyeliği olur, o olunca da Kürt sorunu çözülür“ demagojisiyle oyaladılar. Giderek, Kürt Özgürlük hareketinin AKP’ye karşı muhalefetine, „vesayete karşı savaşın çıkarları“ adına düşmanlık ettiler.
Böylece Kürt halkı yalnızlaştırıldı; Kürt halkının dostları AKP’nin ve cemaatin dayattığı „yeni vesayetin“ kuyruğuna takıldılar. „Kemalist ordu vesayetinden“, „Türk-İslam sentezci polis, yargı vesayetine“ geçişte, „geçici“ bir alet olarak kullanıldılar. Vesayetin tasfiyesi sürecinde oluşan Cemaatçi ve AKP yanlısı medya sayfalarını sol, demokrat ve liberal lak aydınlara bir „takıyye“ yöntemiyle açtı.
Ve Taraf Gazetesi, „cemaatçi medyanın“ „merkez medyanın yerini alma“ sürecinde bir „ara istasyon“ işlevi gördü. Dün „yıldırımlar yaratan ırkın ahvadına“ karşı „paratoner“ olarak dört elle sarıldıkları Altan kardeşlerin bugün karşı karşıya kaldığı saldırı, cemaatin medyaya hakimiyet sürecini tamamladığının işareti olsa gerektir.
Artık roller değişti. Şimdi Kemalist orduya dayanan Hürriyet’in yerini, demokratik bir medya değil, cemaatçi polis-yargı gücüne dayanan Zaman aldı. Böylece vesayet rejiminin tasfiye sürecinde Türk medyası bir kere daha demokratik bir medya geleneği yaratma konusunda başarısızlığa uğradı. Bu başarısızlık, Kürt halkının da mücadelesine çok büyük zararlar verdi.
Bütün bu olumsuz tabloda, en büyük olumlu gelişme, Kürt halkının bağrından doğan Özgür Medyadır. Bugün Türk medyasının yaşadığı yozlaşma karşısında işte bu medya Nûçe ve Stêrk TV’siyle, Özgür Gündem ve Özgür Politikasıyla, buralarda yetişen ve şimdi yüze yakın temsilcisi hapiste olan kahraman ve yetenekli gazetecileriyle, Türk medyasının da yeniden doğuşu için en büyük gücü oluşturuyor.
Yalnız Kürt halkı değil, Türk halkı da gerçekleri işte bu özgür medya aracılığı ile öğreniyor ve sosyal medyadaki „medya gerillaları“ aracılığı ile gerçekler toplumun bütün hücrelerine yayılıyor.
AKP umutsuzca işte bu gelişmeyi önlemeye çalışıyor.
VEYSİ SARISÖZEN: Vesayet dönemi ve sonrasında Türk medyasının yozlaşması