Toplumun en dezavantajlı ya da her türlü şiddete ve ayrımcılığa maruz kalan kesimleriyle ilgili belirli uluslararası mekanizmalar tarafından, toplumsal duyarlılık yaratılması adına farklı gün ve haftaların belirlendiğini biliyoruz. Oysa ki yılın salt bir günü veya haftası değil; bir bütün olarak sistemin (kapitalist modernitenin) azgın dişlileri arasında öğütülmeye çalışılan bu kesimlerle ilgili 365 günlük bir mücadele hattının gerekliliği her geçen gün kendisini hissettirmekte. Önceki gün, Dünya Engelliler Günü idi.
Ne kadar demokratik olduğunun aynasını oluşturan bir kesim de engelliler.
Türkiye nüfusunun yüzde 12.5’unu engelliler oluşturuyor.
Engellilerin sadece yarısı (o da kısıtlı şekilde) sağlık hizmetlerinden yararlanırken, yüzde 12.5’u eğitim olanağına sahip. Sadece yüzde 5’i bakım ve rehabilitasyon hizmetinden faydalanabiliyor!
En fazla cinsel istismara maruz kalanlar da, engelli çocuklar.
Doğuştan gelen engeller dışında, çalışma koşuları-meslek hastalığı-insan onuruna ve sağlığına aykırı işyeri ortamı, vb gibi nedenlerle sonradan fiziki engelli olan ve hatta ölümcül hastalıklara sahip olanların sayısının ciddi olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Acaba kaç kişi "silikozis" hastalığından haberdar? Gençler, üzerlerine giydikleri kot pantolonların sırf daha beyaz görünmesi için acaba kaç kişinin adım adım eriyerek öldüğünü, önce yatağa bağlandığını, sonra yaşamını yitirdiğini biliyorlar mı acaba? Maden işçileri arasında bir dönem "dul bırakan hastalığı" olarak anılan silikozise yakalanmak için, bir işçinin kot taşlama işinde altı ay çalışması yeterli bir süredir. Sadece Bingöl’ün Karlıova İlçesinin, 300 haneli Taşlıcay Köyü’nde neredeyse her evde bir silikozis hastası var.
1990’lı yıllarda geliştirilen özel savaş politikalarından olan köy yakılması-boşaltılmasını müteakip metropol kentlerde ucuz işgücü olarak kullanılanlar, hastalığa yakalandıktan sonra evlerine geri dönüyorlar. Dönüyorlar ama ne şekilde; yatağa bağımlı ve mum gibi eriyerek…
Kürdistan’da savaş mağduru, mayın mağduru birçok çocuk var. Hayatı boyunca bir oyuncağı yakından görmemiş, askeriyenin alanlarda başıboş bıraktığı serbest patlayıcıları oyuncak sanıp ölenlerin yanı sıra, kolunu, bacağını, gözünü kaybeden çocuklarımız var. Bunların birçoğunu bizzat gördüm. Minicik bedenlerinin tamamını ya da bir kısmını yitiren bu yoksul çocuklardan geride kalan ya salçalı bir ekmek parçası ya da ısırılmış bir elma parçasıydı. Daha birkaç gün önce Hani’de, Kobanê için yapılan yürüyüş esnasında polislerin müdahalesi sonucu kafasından yaralanan 15 yaşındaki Mustafa Solmaz, her iki gözünü birden kaybetti.
Daha binlerce şey söylenebilir bununla ilgili.
Ne kadar insan olduğun, vicdanlı olduğun, demokrat olduğun; toplumun bu en dezavantajlı kesimi olan engellilere yönelik politikalarınla yakından ilintilidir.
1000 odalı saraylarda yaşayanlar bu vicdandan, bu insani dramdan fersah fersah uzaktırlar.
Hani "kendiniz için ne istiyorsanız karşınızdakiniz için de aynısını isteyecektiniz?"
Sizin fıtratınızda vicdanlı olmak yok mudur?
Ne olursanız olun, "saygı engelli" olmayın.
"Doğru konuşma, dürüst olma" engelli olmayın.
"Demokrasi" engelli olmayın.
"Vicdan" engelli olmayın.
Unutmayın ki, vicdanından yoksun olanlar, insani değerlerinden de yoksundurlar.