‘’Vicdanlarımız yanılmaz bir yargıçtır,
biz onu öldürmedikçe.’’ (Balzac)
Sancılı günlerden geçiyor hayat. Coğrafya sıkıntılı... Bunca acının yaşandığı bir ortamda hala her şeyi güllük gülistanlık görmeye ve göstermeye çalışmak ne kadar insani ve vicdani bir tutumdur sormak gerekir. Çevremizde olup bitenlere; duygularımıza, vicdanımıza, kalbimizin istek ve arzularına sırt çevirmek nasıl insan kılar bizi?
Haksızlığa karşı direnenlere ‘’Ben niye burada değilim’’ diye vicdan muhasebesi yapmak yerine ‘’Sen niye buradasın’’ diye sormaya kalkıyor birileri. Böyle bir davranış en hafif tabiriyle insaniyet ve haysiyet fukaralığıdır.
‘’Yanlış, eğri, kötü bir uygulamanın, bir sabit fikir peşinde gitmeyi, kör nefsine ve hatta zulme bayraktarlık etmeyi yaşamın sanki bir gereği ve hatta gerçeği olarak görmeye başladığımız bir dünya... Bu dünyanın bu katılaşmış ve kalıplaşmış görünümünden sıyrılın. Kendinizle, öz kimliğinizle buluşun’’ diyor Henri Benazus.
Hayatın tökezlediği anlar kişilerde olduğu gibi toplum ve devletlerde de görülebilir. Devlet ve toplumların hayatın tıkandığı ya da tökezlediği anlarda gösterdikleri ya da gösteremedikleri tavır o toplum ve devletin tarih hanesine yazılır. Kişi toplum ya da devletlerin tarihi bu anlarda atılan ya da atılmayan adımlarda saklıdır.
İnsanlar merhametsizliklerini her ne kadar akıllarına getirmemeye çalışsalar, adaletsizlikleri, haksızlıkları ne kadar görmek istemeseler de vicdanları bu zalimce tutumları onlara hiçbir şekilde unutturmaz. Bu durumda insan da huzur bulamaz. Çünkü insan, doğası gereği vicdanının sesini dinlediği oranda huzur duyacak şekilde yaratılmıştır.
***
İnsanca yaşamak ve yaşatmak, vicdanımızın sesini bastırmadan akıllıca, sorumlulukla ve olumlulukla hareket etmekle başlar. Birini suçlarken, birilerini yargılarken, terazinin öteki kefesine de vicdanımızı koyduğumuzda varacağınız sonuçlar çok daha adil olacaktır.
Vicdan; kendi kendimizi suçlayabilme, sorgulayabilme ve gerektiğinde kendimize savaş açıp, tanıklık edip, ceza verebilme üstünlüğüdür. Akıl ve vicdanımızın bize gösterdiği yol ile egomuzun ve dizginlenememiş duygularımızın istekleri arasında zaman zaman seçimler yapmak, çatışmalara göz yummak durumunda kalırız.
Bu anlamıyla zalimi rahatsız eden tarafta olmak, doğru bir zemin, doğru bir seçim üzerinde olduğunuzu gösterir. Ezilenin yanında yer almak bir vicdan borcudur. Ve kendine dindarım, Müslümanım diyenlere kıssadan hisse bir mesel;
Eski bir zaman dilimi, zalim hükümdar Nemrut’un yaşadığı devirler... Ve karar verilmiştir. Hz. İbrahim günlerce önceden hazırlanan bir dev odun yığının alevlenmesiyle birlikte ateşin ortasına atılacaktır. Bu haber o civardaki varlıklara hemencecik yayılır. Ve bir karınca görünür Babil’in tozlu topraklı yollarında. Mini minnacık bir karınca... Ağzında da bir damlacık su ile ateşe doğru ilerlemektedir. Yoldan geçen başka bir karınca sorar; ‘’Nereye böyle ne bu telaş? Karıncanın cevabı gayet nettir: ‘’Hz. İbrahim’in atılacağı ateşe doğru gidiyorum. Bu ağzımdaki su damlacığını O’nun atıldığı ateşi söndürmek için kullanacağım.’’ Hayretler içinde kalan diğer karınca bu kez: ‘’Şu bir damlacık su ile mi ateşi söndüreceksin?’’ Cevap hazırdır; ‘’Evet ateşin bu bir damla suyla sönmeyeceğini ben de biliyorum ama ateşi söndüremesem de Hz. İbrahim’in safında olduğumu göstereceğim.’’
***
Vicdan aynı zamanda insanın içinde duyumsadığı bir ilahi fısıldayıştır. Karınca öyküsündeki gibi safını ve tarafını belli etmektir.
Bu zulmü bitirmek, bu ateşi söndürme adına bir damla su da olsa, taşıma zamanıdır. Vicdan tarafında olduğumuzu gösterme zamanıdır.
Vicdan safında olmak