‘ Hakkımda üç dava açıldı; Madde 318 halkı askerlikten soğutmak, Madde 301 devlete, devletin şahsiyetlerine hakaret ve sosyal medya üzerinden “terör örgütü propagandası yapmak”. Türkiye’nin kodlarında barış kelimesi “terör” ve “terör örgütü” ile eşleştirildi. Şu basında ilk “büyük sosyal medya operasyonu” olarak geçen ev baskınlarında zırhlı araçlarla ailemin evi basıldı. Hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı, gitmedim, ‘adli kontrol şartı’ ile bırakıldım. Ama artık bir adres değişikliğinin daha zamanı gelmişti. ‘

SON MÜLTECİLER 11. BÖLÜM

İSMET KAYHAN

Kürdistan ve Türkiye’de uzun yıllar aktivist, sosyal bilimci ve yazar kimlikleri ile tanınan Ercan Jan Aktaş hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle iki yıl önce Türkiye’yi terk ederek Fransa’ya yerleşti.

Vicdani Ret, savaş/şiddet karşıtı mücadele içinde olan Aktaş 1994’te cezaevine girdi. 10 yıl cezaevinde çıktıktan sonra 2005 yılında vicdani reddini ilan etti.

‘Halkı askerlikten soğutmak’, ’Terör örgütü propagandası’ yapmaktan hakkında davalar açıldı. Türk basınında “İlk büyük sosyal medya operasyonu”nda akrepler ve özel polis birimleri tarafında ailesinin evi basıldı, gözaltına alındı. ‘Artık adres değiştirmenin zamanı geldi’ diyen Aktaş ile konuştuk:

“10 Ekim 2016 tarihinde Türkiye’yi terk ettim. Bu tarih bile çok şey söylüyor. Bir yıl öncesinde tam da bugün, Ankara’da barış için yüreği çarpan binlerce güzel insana, yoldaşlarıma dönük kalleşçe bir saldırı oldu, bu saldırıda 109 canımızı yitirdik. Gene 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta olabilirdim. Her iki topluluk içinde olmamam tamamen küçük tesadüflere bakıyor.

Bu saldırılar ile Türkiye çok başka bir siyasi iklime çekildi, barışı konuşmak, barış için çalışmak, barış talep etmek “örgüt suçu” olarak devlet ve de onun “muteber” kurumları tarafından kayda geçmeye başladı.

Sonrasında da Kürdistan’da başlayan şehir savaşları ile bu baskılar daha da katmerleşti. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Türkiye ve Kürdistan’da bir arada eşit ve de özgür yaşamın inşası için mücadele eden parti, örgüt, dernek, yapı, kurum ve bireylere dönük büyük operasyonlar da başladı. Zira “istikrar sürsün, Türkiye büyüsün” diye kendilerini iktidara kuranların bu sözlerinin bir hükmü kalmadı. Böyle olunca yeni bir sistem arayışına girdiler, ne olduğunu hala bir yere oturtamadıkları Başkanlık Sistemi!

İlk büyük sosyal medya operasyonu

Bütün bunlar bir araya geldiğinde Türkiye’deki yeni iklim bizler için oldukça zor bir döneme girdi. Hakkımda üç dava açıldı; Madde 318 halkı askerlikten soğutmak, Madde 301 devlete, devletin şahsiyetlerine hakaret ve sosyal medya üzerinden “terör örgütü propagandası yapmak”. Türkiye’nin kodlarında barış kelimesi “terör” ve “terör örgütü” ile eşleştirildi.

Şu basında ilk “büyük sosyal medya operasyonu” olarak geçen ev baskınlarında; akrepler ve özel polis birimleri tarafında kapıları kırarcasına yapılan ev baskınları içinde ailem ile yaşadığım ev de vardı. Sosyal medya paylaşımlarımdan dolayı hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı, gitmedim, daha sonra İstanbul’da bir GBT kontrolünde gözaltına alındım, savcılığa çıkarıldım ve “adli kontrol şartı” ile bırakıldım.

Artık bir adres değişikliğinin daha zamanı gelmişti, hayatımda üniversite için başka şehre gitmek dışında gönüllü olarak hiçbir adres değişikliği yapmadım, hepsi de devletin çeşitli uygulamalarından kaynaklı zorunlu değişiklikler oldu. Bu kez bu değişiklik Fransa’ya kadar uzadı. Paris ve Lyon’da iki konferans için Fransa’ya davet edildim ve daha sonra dönmedim. Kendimi yeniden kurmak için biraz zamana ihtiyacım vardı. Bu zaman da bir sürgün ile geldi.

Uzun yıllar cezaevinde kaldım

Bir kitap var, Claude Lucas’ın ‘Gönüllü Sürgün’ diye. Gene popüler müzikte Fıratcan’ın ‘gönüllü sürgün’ parçası var, onunda konumuz ile bir ilişkisi yok. Ama sürgün dendiğinde aklıma Mehmet Uzun’un; “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır” cümlesi ve Nazım Hikmet’in “Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varna’dan, işitiyor musun? Memet! Memet!” dizleri geliyor. Bu iki paylaşım bence sürgüne dair her şeyi çok iyi anlatıyor.

Ben Türkiye’de uzun yıllar cezaevinde kaldım -1994 tarihinden 2004 tarihine kadar – o süreçte çok ağır şeyler yaşadık;  Ulucanlar, Amed, Erzurum cezaevlerinde katliamlar, ‘Hayata Dönüş’ dedikleri büyük katliam, ölüm oruçları hayat hiç kolay olmadı, ama ben bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Acılarımızı birlikte tamir ediyor yeni bir hal alıyorduk, ancak ben sürgün acısını tamir etmeyi öğrenemedim. İyileşmeyen ve bence iyileşmesi de mümkün olmayan bir acı.

Diyeceksiniz ki; “bunca acıya neden katlanıyorsun çek git o zaman” evet çok haklısınız. İki yıl olacak ama hep gitmeye hazır bir valiz duruyor yanımda. Ve eşya çoğaltmamak, bir yere bağımlı olacak şeylerden uzak durmak. Bütün bunlar işte her an kendini havaalanına atmanın alametleri.

Bir aylık vize ile Paris’e geldim

Fransa’da yaşamaya başlamadan hiçbir muhasebe yapmadım. Türkiye’de önümde beliren hayat “bir kez daha cezaevi” oldu. Ya o sürece girecektim, şunu düşündüm, kendimi yeniden kurmaya, yenilenmeye biraz ihtiyacım var. Türkiye ve Kürdistan’daki mücadele içinde son birkaç yıldır bir tekrar içindeydik, yeni bir söz/eylem üretemez hale geldik. Bende bu karmaşa ve üretememenin bir parçasıydım, bir “mola” iyi olur diye düşündüm.

Bir aylık vize ile Paris’e geldim. Kalma düşüncesi ile gelmeme rağmen “ben yapamıyorum, geri döneceğim dedim.” Daha sonra gelişim için büyük emek sarf eden sevgili yoldaşım; “Paris’te bir de Özgür ile konuş kararını sonra ver” dediğinde “tamam bir de Özgür ile konuşayım” dedim ve Özgür ile görüşmeye gittikten sonra tıpkı İstanbul’dam Amed’e yaptığımız uzun bir otobüs yolculuğu gibi kendimi Paris’ten Pau’ya giden Filixbus otobüsünün koltuklarında buldum.

Babet ve Gerard ailesi

Bu yolculuk dilini, kültürünü bilmediğin, sokaklarını hiç görmediğin bir kente/bölgeye yolculuk idi. Her şeyi ile yeni bir yolculuk. O otobüs yolculuğu beni Pau şehrine getirdi. Fransa’nın Bearn bölgesi. Yoldaşlarım, CNT-ait(1)  sendikası Pau şubesi üzerinden benim için bir dayanışma grubu oluşturmuşlardı. İndiğin durakta beni sendikalı iki yoldaşım (Jeanou ve Jipe) alıp bir köye götürdüler. Ve ben o şekilde Babet ve Gerard ailesi ile de tanışmış oldum. Bir dil olmadan insanlar nasıl anlaşabilirler, hem de bu kadar iyi yürekten. Bunu kendi pratiğimde bir kez daha yaşadım.

Babet ve Gerard hayatın içinde en özgür ve de en güzel halleri ile çıkıp gelmiş iki insan. Gerard’ın annesi Franco İspanyasına karşı Barcelona barikatlarında çatışan militan bir kadın, Babet’in ailesi ise Hitler ordusuna karşı çingene çocukları evlerinin gizli bölmesinde saklayan bir aile. Babet ve Gerard ailelerinin bu direnişine emekleri ve kattıkları ile sahip çıkan Jeannou ve Jipe’de Barcelona direnişinden çıkıp gelen CNT sendikası ile hayatları birleşen insanlar.

Babet ve Gerard hem Çiftçi Sendikası ve hem de CNT-ait’de örgütlü iki insan. Kendi toprakları, meyve ağaçları, bir de tavuk çiftlikleri var. onların hayatlarının bir parçası oldum. Babet’nin babasında kalan o tarihi binada yaşamaya başladım. Kestane, ceviz ağaçları, çiçek tarlası, tavuk çiftliği nerede iş var ise birlikte çalışmaya başladık.

Babet ve Gerard evlenmelerinden bu yana bir karavanları da var. Festivallerde krep ve galet yaparlar. Bu şekilde bende Gerard, Babet zaman zaman Eliza da bizimle oldu. Çok köy ve kasaba gezdik. Bende bu gezgin üretimin bir parçası olmak için elimden geleni yaptım. Her festivalde başka kültür ve müzikler, başka yemekler tanıma imkanım oldu.

İlk bu ilişkiler ve aile içinde girdiğimde ‘sıfır’ bir Fransızcam vardı, ama dediğim gibi, benzer bir yürekle dünyaya bakıyor ve bu dünya için benzer şeyler talep ediyor ve gerçekleştirmek istiyorsanız iletişim sadece dil ortaklığından çıkıyor. Beni kasabada bir Fransızca kursuna yazdılar. Jeannau her Salı günü gelip beni köyde aracı alır kasabaya getirir, o hafta CNT-ait sendikasında hangi ailede kalacaksam o aileye bırakır ve zaman zaman kalacağım aile için alışveriş yaparlardı. Cuma kurs bitiminde Jeanneau tekrar beni aracı ile köye bırakırdı. Bu süreç içinde Pau şehrinde sendikanın gecelerine, toplantı ve eylemlerine katılmaya başladım. Evdeki hocam da Babet idi.

Hayalim: Pay Bask ile Kerboran’ı kardeş kasabalar yapmak

Bir yandan yeni bir dil, kültür, yeni örgütlenme alanları, başka deneyimler, diğer yandan yeni bir aile inşası. Artık bu ailenin bir parçasıyım. Evim (şatom) köyüm, Güney Batı Fransa’da. Bu yaz hayatıma Pay Bask’da girdi. Dediğim gibi, yeni insanlar, yeni hayatlar, yeni örgütlenme deneyimleri ile hayatım çoğalmaya başladı. Ve şimdi Pay Bask’da başka bir ailem köyüm ve de evim var. Hayat içinde genelde şanslı olmak sanırım böyle bir şey. Pay Bask’da adeta bir ‘Bask ve Kürt Halkları Dayanışma Grubu’ hayatın içinde şekillenmeye başladı. Hayalim Pay Bask’da yaşadığım kasaba ile Kerboran’ı kardeş kasabalar yapmak.

Ancak bütün bu güzelliklere rağmen özellikle de bir buçuk yıl sabahtan öğleye kadar ben iç depresyonumu yaşamaktan kendimi alamadım. Bu ağır bir hüzün ve de özlem ile devam eden bir süreçti. Bir yıl böyle geçtikten sonra biraz büyük şehre karışmaya başladım. Vicdani Retçi olmam münasebeti ile Türkiye’de akademik bir hayat hayali bile mümkün değildi. Fransa ile bu imkan yeniden belirdi. Paris EHESS’de (École des Hautes Études en Sciences Sociales) master sürecindeyim. Gene Türkiye’de içinde olduğum vicdani ret, savaş/şiddet karşıtı mücadeleme buradan da devam ediyorum. Önce Paris’de “Barış İçin Vicdani Ret Çalışma Grubu” nu oluşturduk. Daha sonra Türkiye, Fransa ve Almanya ortaklı bu bağlamda bir çalışma örgütlüyoruz.

Bunlar ile birlikte HDK-Fransa çalışmaları içinde yer alıyorum. Ve de yazmaya devam ediyorum. Fransızca öğrenmeye devam bu arada!  Ve Paris’te yürütmekte olduğum vicdani ret ve barış çalışmalarımdan dolayı Peniche de la Paix’de yaşıyorum. Burada da başka insanlar ile tanışıyorum, başka başka ülke ve kültürlerden insanların barış mücadelesine dair yürüttükleri çalışmalara tanıklık ediyorum.

Aklımda hep gidiş var

İşte bütün bunları yaşarken benim aklımın bir köşesinde değil, tam orta yerinde hep gidiş var. Geldiğim ve barış borcumuzun olduğu coğrafyaya. Burada iken yapabildiğim kadar yeni şeyler edinmek; dil, kültür, örgütlenme deneyimleri, akademik birikim için elimden geleni yaparken bütün bunlar ile dönebilme durumudur beni heyecanlandıran.

Hayatı bütün karmaşa ve yorgunluğu/yoğunluğu ile geldiğim ülkede yaşarken mutluydum. Zaman zaman da olsa ağız dolusu gülebiliyordum, sokaklarına karışmaktan, eylem, kampanya, etkinlik örgütlemekten büyük keyif alıyordum, burada bu duyguların hiçbirini yaşayamıyorum.  Ve benim hayat için bir cümlem var; “3’ü bir arada şart yaşamak için”, nedir bu üçü? Kalbin, aklın ve de ayakların nerede tamamlanıyorsa hayat orada. Benim ayaklarım Fransa ve Avrupa’da, ancak kalbim ve aklım geldiğim kentlerin sokaklarında kaldı, getirmek için uğraştım ama olmadı, getiremedim.

Hasret yaşadıkça insan unutur mu?

Paris’de bu kadar Afrikalı üzerine hep şunu düşündüm; Fransa Afrika karasının altını üstüne o kadar çok getirmiş ki, bu insanlar da kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlar. Vahşi bir kapitalizm var, sermaye-devlet ilişkisi içinde şekillenen sistemde insana dair bir acıma duygusu yok. Her şey tamamen para-piyasa ikileminde görülür her politika da buna uygun geliştirilir. Ve bizler Paris’te, Avrupa’nın başka büyük kentlerinde zaman zaman şu cümleyi çok duyarız; “ah şu siyahlar!”. Adeta her kötülüğün bir parçası olarak görülürler. İyi de o insanlar çok isteyerek mi yaşadıkları ülkelerini, kentlerini geride bıraktılar. Hayır, öyle olmadı, kentleri, nehirleri, ormanları vahşi kapitalizm için tar-u mar edildi ve onlar da yeni hayatlar için büyük ve ölümcül yolculuklara çıktılar. “Şanslı” olanları şimdi bu büyük kentlerin bir parçasıdır. Ama onların bir duygusu hiç değişmeyecek, yüzlerce yıl geçse de bu böyledir. Geldikleri ülkelerin özlemi, hasreti, acısı hep derinliklerinin bir yerinde olacak.

Hasret yaşadıkça insan unutur mu? Evet, geldiğimiz, şimdi yaşadığımız ülkenin, kentlerin, sokakların hayatlarına elbette karışmalıyız, elbette bunun da bir parçasıyız. Ama geldiğimiz yerleri unutmak, ya da oradan uzaklaşmak ile değil. Bende iki durum bir arada yaşanıyor. Hem her sabahıma geldiğim kentler ile giriyorum ve hem de şimdi yaşadığım kentlerin sokakların bir parçası olmaya çalışıyorum.

Vicdani Retçiler Türkiye’yi terk ediyor

Ben Türkiye’yi terk ettiğimde birisi uzun yıllardır içinde olduğum ‘savaşkarşıtları ağı’, diğeri de ‘Kürt Vicdani Ret hareketi’ olmak üzere iki liste üzerinden 2000’e yakın Vicdani Retçi vardı. Son iki yıl içinde bu Vicdani Retçiler içinde yapabilen/gelebilen birçok Vicdani Retçi dünyanın çeşitli ülkelerine geçtiler ve hala bu geçişler devam ediyor. Zorlu bir süreç elbette. Sosyal medya hesaplarım üzerinden bana ulaşarak; “Ercan ben de gelmek istiyorum, ne yapabilirim?” diye destek/dayanışma isteyen çok arkadaşım oldu.

Vicdani Retçi olmak için Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da birisi benim ile iletişime geçtiğinde “Türkiye’de Vicdani Retçi olma”nın zorlukları üzerine önce konuşurdum. Bu durumu bilmesi ve ona göre hareket etmesi gerektiğini düşünürdüm. Şimdi de “mülteci” olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyorum, ondan sonra hala “evet geleceğim” diyorsa yapabileceğim bir şey olursa elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Ancak hepimiz için değişmeyen Konstantinos Kavafis’in satırlara döktüğü bir nakarat var; ‘’Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın / Bu şehir arkandan gelecektir.’’

Ülkene dönememek çok sancılı

Aslında ben kimsenin mülteci hayatına alıştığını düşünmüyorum. Bu zorunlu gelişimden önce birçok defa çeşitli etkinlik, panel ve konferanslar için Avrupa’nın çeşitli ülke/şehirlerine geldim. Türkiye ve Kürdistan’dan gelenler tarafında kurulan derneklerde insanlar ile tanıştım, sohbetler ettim. Daha o zamanda “bu hal çekilir bir hal değil” diye düşünmeye başlamıştım. İnsanların temel gündemlerinden bir tanesi her zaman geldikleri ülkeleri, yaşadıkları kentler oluyor. Politik mülteci olmaktan kaynaklı geldikleri ülkelere gidemeyenler için bu süreç çok daha sancılı ve ağır oluyor.

Ancak bütün bunlara rağmen bir yerinde hayat tutunmak gerekiyor. Bir şekilde bir aile aidiyeti ve aile bireyleri var ise ekonomik bir hayat içine girmek zorundasın, eğitim, sosyal kurumlar ile ilişkiler geliştirmek zorundasın. Bir de şayet “bireysel bir hayat” özlemin var ise bunun için biraz daha geniş imkânların oluyor. Ancak geride bıraktığın ülkenin politik dertleri hala öncelikle derdin olmaya devam ediyorsa o zaman her şekilde politik olarak “daha fazla ne yapabilirim” derdinde oluyorsun.

Şimdi kişi bireysel bir hayat elbette kurabilir, buna bir itirazım yok. Ancak politik hayat da bunun içinde olmalı. Şimdi benim gördüğüm ve anladığım bu konuda bir karmaşa var, birileri bu bireysel hayat kolaylığından politik hayatı artık bir kenara bırakıyor, birileri de politik hayat içinde bireysel bir şey edinmeden hayata direnmeye çalışıyor.

Şimdi Fransızlarda şunu görüyorum, insanların bireysel hayatları var, bu bireysel hayatlarının içine mücadele alanlarını da yerleştirebiliyorlar, mesela arkadaşı, ailesi, sevgilisi ile bir yemek programı yapmıştır ve bir anda birileri onu “hadi toplantı var, eylem var gel” diye arayamaz, arasa da bu bir işe yaramaz çünkü o kendi programını yapmıştır. Böylesi bir durumda bizde her şey iptal olur. Bunun hangisi iyi hangisi kötü üzerinden söylemiyorum. Bir durum tespiti. Fransızlar bu özel/bireysel hayatlarına rağmen sosyalist ise sosyalist, komünist ise komünist ve anarşist ise de anarşist olarak kalabiliyorlar. Bu hayatlarının sonuna kadar tamamında böyledir. Türkiye’de olduğu gibi; genç iken sosyalist, orta yaşta sosyal demokrat, yaşladınığında sağcı/muhafazakâr olunmuyor. Birçok eylemde bastonları ile yaşlı anarşist yoldaşlarım ile yana yana eylem ve kampanyalar içindeyim şimdi.

Avrupa’da bireysel hayat kurmak

Şimdi bizde “bireysel/özel hayat” dediğinde toplumsal meseleler neden “iptal” oluyor da, burada bu “bireysel/özel hayat”larını yaşayanlar için iptal olmuyor. Bir buna bakmak lazım. İkincisi de Türkiye ve Kuzey Kurdistan’da muhalif ve solcu olmak, anarşist olmak çok sınıf ilintilidir. Yığınsal çokluk olarak muhalif/sosyalist ya da anarşist emekçi/yoksul kesim içinde çıkar, her ne kadar “sağcı ve muhafazakâr kesimler de buradan geliyor” dense de. Bunun şunun için söylüyorum; hayatım burada da muhalif, sosyalist, komünist ve anarşist bireyler ile iç içe geçiyor, çoğunlukta da ekonomik olarak çok iyi durum içindeler. Yani muhalif olmayı ekonomi ile koşutluktan çıkarmışlar. Bizde yoksul isen muhalifsin, derneklere gidersen – özellikle de Avrupa’da bence bu durum böyle – zenginleştiğinde ise yolun derneklerin sokaklarında geçmez.

Şimdi bunun sorumluğunu da sadece “bireysel hayat” kuranlarda aramamak lazım. Türkiye ve Kuzey Kurdistan’daki politik meseleler üzerine kurulan dernek ve yapılar son derece muhafazakâr ve buradaki hayat koşullarında kopuk. Geldikleri ülkelerin o tarihlerinde adeta asılı kalmışlar. Burada politik birey aidiyeti edatta ödediği aidat ve katıldığı eyleme endekslenmiş şekilde. Burjuva sistemde yurttaş olmanın sadece sandığa gidip oy kullanmasına indirgenmesi gibi bu örgütlerde politik birey olmayı, dernek ve parti üyesi olmayı aidat ödeme ve eyleme katılmaya indirgemiş.

Son derece tüketen bir ortam oluşuyor. Evet, doğduğun ve yaşadığın kent ve ülkelerden başka ülkelere çeşitli nedenlerden dolayı gelmek, yeni hayatlar kurmak zordur. Ancak burada da hayatın bir parçasısın. Derneğe gelmek için bindiğin metro grevden kaynaklı iki saat rötar yapıyor ve çocuğun gittiği okulda öğretmeni o gün grevden kaynaklı derse gelmiyor ve sen 12 saat asgari ücret ile çalışıyorsan Fransa’daki çalışma yasaları senin de sorunlarındır. Macron’un yapmaya çalıştıkları senin hayatını da zorluyor. Sen de Fransa’daki muhalif yapı, parti ve sendikaların bir parçası olmalısın. Ancak ne yazık ki bunu görmek buna dair politika üretmek bizlerin dernek ve de partilerin gündeminde değil.

Böyle olunca bireysel hayat kuranlar derneklerden ve de örgütlü yaşamdan uzaklaşıyorlar, Fransızlar gibi bireysel hayatlarına da muhalif olmayı yerleştiremedikleri için bir süre sonra “kavga”, “dava”, “mücadele”, “toplumsal barış” konuları zaman zaman kurulan içki masalarının mezesi, nostalji olmaktan öteye geçemiyor. O zaman iki durumu da değerlendirelim, konuşalım, ancak geldiğimiz yerleri unutamayız. Yılladır bir parçası olduğumuz kavgayı/mücadeleyi bir kenara atamayız. Hayat her şekilde kavga ve mücadele ile iç içe anlamlı ve üreterek güzelleşir ve özgürleşir.