
Artık bedenlerin işlevini yitirdıği andır. Gözlerin bulanıklaştığı, kulakların duyma yetisini yitirdiği, alınan tuz ve şekerin alamayacak noktasına geldiği, beynin ise giderek küçülmeye başladığı zaman dilimidir. Tüm vicdan sahibi insanları bir dakika bu eylemler üzerinde düşünmelerini ve bir empati yaparak onların yaşadıklarını hissetmelerini, ahlak ve vicdani bir görevdir...
Düşünün insanlar kendi bedenlerini ölüme yatırıyor, bedenlerinin her tür acıyı çekmesine razı oluyorlar, fiziki olarak bedenin en küçük parçalarına kadar tahribata uğramasını aldırış etmiyorlar. Bu nasıl bir irade ve inançtır ki her tür işkence ve zulme bedenini reva görüyor. Neden, niçin, nasıl sorularını bir kendimize soralım; Her vicdan sahibi insanın bu soruları kendisine sorup, doğru cevaplar vereceğine inanıyoru. Her şeyden önce bu insanların sıradan insanlar olmadıklarını bilmemiz gerekiyor. Bunlar düşünceleriyle, yaşamlarıyla, kültürleriyle felsefesiyle, dünyaya bakışlariyla mevcut toplumsal gerçeklikten ayrıdırlar ve toplumun öncü gücüdürler.
Açlığa bedenini yatıran bu insanlar yaptıkları eylemle kendilerine özel bir yaşam talep etmemekteler, kendilerinin bulundukları koşulları düzeltilmesini de istemiyorlar. İstedikleri şey toplumu korumaya yönelik olan taleplerdir. Bu ülkede 30 yıldır devam eden savaşın son bulması, ölümlerin son bulması, Kürtlerin kendi dili ve kültürüyle yaşamlarını sürdürmeleri en önemlisi de halkların bir arada, barış içinde yaşamlarını sürdürmelerinın teminati olan Önderlerinini sağlık, güvenlik koşullarının düzeltilmesi ve özgürlüğüne kavuşturulmasını istiyorlar. Bu talepler kadar insani ve masum ne olabilirki. Bu insanlar siyasi tutsaktır, eylemleri ve talepleri de siyasi olmak zorundadır. Her akıl ve nizam sahibi insan da bunu böyle görmek ve kabul etmek zorundadır.
Bu insani taleplerini çarpıtarak kamuoyuna yansıtan iktidar, tek amacı gerçekleri gizlemek istemektedır. Gerçekler gizlendikçe onlar varlıklarını sürdürebileceklerini, gerçekler açığa çıktıkça onlar yok olabileceklerini bilyorlar. Bunu bildikleri içinde ellerinde geldiğince gerçekleri gizlemekte, tersyüz ederek topluma sunmaya çalışmaktalar. Yalana dayalı psikolojik özel savaş propagandasıyla toplumda farklı algı yaratarak kendi iktıdarını korumaya çalışmaktalar. On yıldır yalana dayalı propaganda ve politikalarla toplumun tepkileri denetim altında tutmaya çalışılmıştır ve topluma kör, sağır, dilsiz konumda tutmak isteniyor. Ama yok öyle yağma, siz bu yalanlarınızla Türk hakını bu konumda tutabilirsinız ama Kürt halkı sizin politikalarınız çok iyi biliyor. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar Kürtler ve tutsaklar ölümü değil yaşamı yaşatmak için büyük bir irade sahibi olduklarini birçok kez ortaya koymuşlardır.
Yaşatmak için yol alıyorlar
“Ölümü öldürmek, yaşamı yaşatmak” uğruna açlık grevine girenler kendi insani ve siyasi taleplerini şu cümlelerle ortaya koymaktalar. “Annelerimizle kendi dilleriyle konuşabileceğimiz günleri getirmek ve tecridi paramparça etmek adına herkes yerine büyük bir mutlulukla yaşatmak için ölümü öldürmeye yol alıyoruz. Tarih direnenlerin kazandığını bir kez daha görecektir” üç cümleyle ifade edilen temel insani ve siyasi talepleri görmemize yetiyor.
Zindan direnişi tarihinde birçok açlık grevi yaşanmıştır. Bunlardan iki tanesi halkımızın kaderini belirleyen açlık grevleridir. Birincisi 12 Eylül faşizmin toplumda estirmiş olduğu terör, zor, zorbalık, zulüm ve bu zulümün en yoğun yaşandığı yerlerin başında Amed zindanı gelmekteydi. Burda uygulanan zulüm ve vahşeti temel amacı Kürtlerin özgür yaşama ulaşmalarını sağlama mücadelesini veren Özgürlük Hareketinin öncü kadrolarını tasfiye etmekti. Kürtlere bin yıldır dayatılan kölelik, inkar ve imhayi sürdürmek, irade ve onurunu tutsakların şahsında boğmak yok etmek istiyorlardı. Ancak hesaplayamadıkları bir şey vardı; Özgürlük Hareketinin öncü kadroları ve militanlarının APOcu ruh, felsefe kültür ve yaşam tarzıyla donatılmış olduğudur. “Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyen direniş felsefesinin karşısında hangi güç durabilirdiki. Bu ruh, inanç ve iradedir ki, 12 Eylül faşizmine tarihin en büyük yenilgisini Amed zindanında yaşamıştır. Bu direniş Kürt halkını varetme direniş çizgisidir…
İkinci kader belirleyici olan ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı’da başlatmış olduğu direniştir. Ardından gerillanın devrimci hemlesini, hakın serhildan ruhu ile sahiplenip yükselttikleri halkayı Kürt siyasi tutukluların 12 Eylül’de başlattıkları süresiz dönüşümsüz açlık grevi oldu. Bu eylemin amacı Mazlumların, Kemallerin, Hayrilerin, Ferhatların başlatmış olduğu direniş çizgisini zaferle taçlandırmadır. Yani Kürt halkının varolma, kimlik ve kişiliğini koruma, onur ve iradesine sahip çıkma eylemidir.
‘Boyun eğmeyeceğiz’
Açlık grevinde olan arkadaşlar kendi iradeleriyle almış oldukları eylem kararında ne kadar kararlı olduklarını şu sözlerde görmek mümkün:
“Geçmişte nasıl ki 12 Eylül faşizmin zulmüne boyun eğmediysek bugün de boyun eğmeyeceğiz. İsteklerimiz kabul edilmezse, sonu ölümde olsa, kendi taleplerimizi kabul ettirmedikçe bundan vazgeçmeyeceğiz. Sonu ölümde olsa hoşgeldin ölüm diyeceğiz” diyorlar.
Burada kastedilen ölümün anlamını da iyi anlamak gerekir. Bahsedilen ölüm sırada bir ölüm değildir. Bu anlamıyla çeşitli yaşam ve ölümler vardır. Biz burada anlamsız bir yaşam ve ölüm üzerinde durmayacağız. Elbetteki her insanın yaşam ve ölüme yüklediği bir anlam vardır. Kimi yaşamlar vardır varlıklarıyla ölümü yaratırlar. Kimi yaşamlar var ne yaşadıkları belli ne de öldükleri belli. Bizlerin bahsettiği ölüm, ölümde yaşamı yaratmaktır. Ölümsüz yaşamı inşa etmektir. Bu felsefenin mimarı Kürt Halk Önderi Öcalan’dır. Bu felsefeyle donatılmış olan bu hareketin militanları hiç bir kaygı duymadan kendilerini fedaice adamaktalar. Bu anlamayla onbinlerce şehidin ortak amacı ölümsüz yaşamı yaratmaktır. Bu felsefeyi, yaşam tarzını fedaice savuna inşasını gerçekleştirenler bu halkın en seçkin evlatlarıdır.
12 Eylül faşizmine karşı özgür yaşamın mimarlığını yapan Mazlum, Hayri, Kemal ve Ferhatların ellerinde çıplak bedenleri, irade ve inaçlarının dışında kendini savunacak hiç bir araç yoktu. Ama 12 Eylül zulmünü uygulayanların ellinde her tür güç, araç-gereç vardı. Ama bu inanç ve irade karşısında acizleşen, çaresizleşen beyinleri felç olan, yenilgiyi yaşayan yine bu devasa güçü elinde bulunduran 12 Eylül zulmün uygulayıcıları oldu.
AKP devleti, bugün 12 Eylül dönemini aratmayacak bir biçimde Kürtlere zulüm uygulamaktadır. Kürt Halk Önderi 16 aydır insanlık dışı bir tecrit uygulanmaktadır, siyasi soykırımı sonucu on binlere varan politik Kürt tutuklanarak cezaevlerine dolduruldu ve doldurulmaya devam ediliyor. Kadın-çocuk, genç-yaşlı demeden sokak ortasında kurşunlarla, bombalarla, joplarla, gazlarla vahşet uygulayanıyor. Bu şu demektir; 12 Eylül faşizmin hayata geçirmek isteyip de başaramadığı faşizan politika ve uygulamaları, AKP’nin yeşil faşizmi uygulamak istiyor. Bununla Kürt halkının iradesini kırmak, teslim almak ve tasfiye etmeyi hedeflemektedir. Bu tehlikeli politikanın sadece Kürtlerin geleceğini karartmakla kalmayacak, Türk halkının da geleceğini karartacaktır. Bu tehlikeyi gören on binlere Kürt siyasi tutsak, tehlikeyi bertaraf etmek ve özgür yaşamı inşa etmek için çıplak bedenlerini ölümsüzlüğe yatırmışlardır.
Konjöktürel durum ve koşullar Kürt halkının özgürlüğünün yakın olduğunu gösteriyor. Bu doğuma ebelik yapacak olan olgunun ise zindanlarda başlatılan üçüncü direniş dalgası olacaktır. Başta Kürt halkı olmak üzere demokratlar, aydınlar, ilericiler sosyalistler, vicdan sahibi müslümanlar, kısaca kendisine insanım diyen her kesin özgür yaşamı yaratma direnişine sahip çıkmalıdır.
DELİL DERSİM
Çocuk eylemci: Eylemimizden vazgeçmeyeceğiz
Şakran Çocuk Cezaevi’nde 15 Ekim’den beri açlık grevinde olan H.D. isimli çocuk tutsak, “Bizler gençliğin Kızıl Yıldızı Ali Çiçeklerin yoldaşıyız. Onlar Amed zindanında nasıl 12 Eylül askeri faşizmini yendiyse, bizler de bugün AKP’nin yeşil faşizmini yok edeceğiz” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ile anadil önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Şakran Çocuk Cezaevi’nde 15 Ekim’den beri açlık grevi eylemine giren H.D. isimli çocuk tutsak, özgeçmişini, duygu ve düşüncelerini açlık grevi eylemine girme nedeni konu alan bir mektup gönderdi. H.D.’nin mektubu şöyle: “1995 Mardin’in Mazıdağı ilçesi Karagu köyü doğumluyum. Öncelikle yurtsever halkımıza ve tüm direnişçi yoldaşlarımın direnişini selamlıyorum. Ben Kızıltepe ilçesinde tutuklandım. 18 aydır tutukluyum. Temmuz ayında Mardin E Tipi Cezaevi’nden İzmir Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sürgün edildim. Benim bu eyleme girme nedenim bir halkı yokluktan var eden ve yaratan Önder Apo üzerindeki izolasyon politikasının sonlandırması, anadil üzerindeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Bizler Amed zindan direniş geleneğinden geliyoruz. Biz gençliğin Kızıl Yıldızı olan Ali Çiçeklerin, Kemallerin, Hayrilerin, Mazlumların, Ferhatların yoldaşlarıyız. Öncülerimiz Amed zindanında 12 Eylül askeri faşizmine karşı direndiler ve faşizmi yendilerse, bizler de bugün AKP’nin yeşil faşizmini yok edeceğiz. Bedeli ne olursa olsun eylemimizden vazgeçmeyeceğiz. Bizler yaşamı uğrunda ölecek kadar sevenlerin geleneğinden geliyoruz.”