Son birkaç yazımda savaş dönemlerinde sanatın, sanatçının rolünün ne olması gerektiğinden bahsetmiş, sanatın sırf bir eğlence etkinliği olarak görülmesinin, yahut savaş gibi yıkıcı, ölümcül süreçlerde sanatın bir lüks olarak görülmesinin, sanatın oynayacağı toplumu değiştirme, dönüştürme, toplumu yeniden kurma rolüne ağır darbeler indirdiğinden bahsetmiştim. Bu yazılarıma aldığım tepkiler genel olarak olumsuz tepkilerdi. Yani genel olarak şunlar söyleniyor: İnsanlar ölürken, bu kadar büyük acılar yaşanırken, özellikle de bu büyük acıların yaşandığı kentlerde, mekanlarda sanat icra etmenin buradaki insanların acılarına saygısızlık olacağı, yahut sanatın sömürgeci vahşet karşısında direnmede çok da bir etkisinin olmayacağıdır. Bunlar dışında pek çok tepki ve eleştiriler olsa da benim açımdan kayda değer, dikkate alınacak eleştiriler bu iki eleştiridir.
Büyük acılar yaşanırken, ortada kayıp canların bedenleri bile yokken, bir mezara konup yasları bile tutulmamışken bütün bunların yaşandığı mekanlarda, iklimlerde sanat icra etmenin bir saygısızlık olacağı savı ne yazık ki iktidarların sanat ile ilgili yaptıkları algı operasyonlarıyla ilgilidir. Egemenler, sanatı toplumsal kurucu ve öncü rolünden uzaklaştırmak için sanatın içini boşaltarak sanatı sırf bir eğlence etkinliği olarak topluma algılatmakta ve ne yazık ki toplumsal mücadelede öncülük rolü oynayan pek çok siyasetçi ve hatta bunun yanı sıra pek çok sanatçı da büyük acıların yaşandığı dönemde sanata bu maniple edilmiş algıyla yaklaşabilmektedirler.
Birincisi sanat asla bir eğlence eylemi değildir. Elbette ki eğlence ve oyun da insanın temel ihtiyaçlarından biridir ve sanat bunu da karşılar. Ama bu sanatın pek çok işlevinden sadece birisidir. Her şeyden önce sanat, bir toplumun düş gücüdür, tasavvur merkezidir. Savaşta yaşanan büyük acılardan yeni yaşam umudunun nasıl süzüleceği de, yeni yaşamın nasıl kurulacağı da ancak sanat denen bu düş ve tasavvur merkezinde şekil alabilmesi mümkündür. Sanatın ve sanatçının görevi bu büyük vahşet ve kıyım dönemlerinde ortaya çıkan umutsuzluğu, pesimizmi, toplumsal yaşama ve insanlığa karşı yaşanan inançsızlığı dağıtmak, yeni ve savaşsız, sömürüsüz, adil, eşit bir yaşamın mümkün olduğuna dair umudu diri tutmaktır. Sanata böyle yaklaşılmadan bir savaştan, bir siyasal mücadeleden zaferle çıkılsa bile bu zaferin ömrü asla uzun olmayacaktır.
Sanatın, sömürgeci, kapitalist vahşete karşı direnmede çok da etkili olmayacağı düşüncesi ise yine direnen halkları, direnen insanlığı en güçlü enstrümanından yoksun bırakan bir diğer manipülasyondur. Şili’deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, cunta dönemini anlatırken, cuntaya direnen Şilili büyük ozan Victor Jara’nın son anlarını şöyle anlatıyor:
Víctor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Víctor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar. Pinochet ve cunta öldü, Unitad Popular ve Jara yaşıyor.
Bugün dünyada devrim düşü kuran tüm insanların dudaklarında, Jara’nın ölüme gitmeden önce söylediği Unitad Popular şarkısı mırıldanır. Victor Jara’nın, Delîla’nın, Ali Temel’in, Ahmet Kaya’nın şarkılarından, Yılmaz Güney’in, Halil Dağ’ın kamerasından, Feqiyê Teyran’nın, Pir Sultan’nın, Sebahattin Ali’nin sözlerinden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmuşlar mıdır iktidarlar. Sur’un ve Cizre’nin sokaklarında Viktor Jara ve Delîla olunmalı.