Salgın hastalığın dehşetiyle iki büklüm olan biz, sınıf ve iktidar hakkında bir şey duymak istemesek, kendimizi eve kapatıp her şeyin geçmesini beklesek dahi bu virüs, eşitsizliklerin altını -hem de hiç olmadığı kadar enternasyonal ölçekte- kalınca çiziyor. Bugünler, biyo-politik tehditlere karşı toplumsallığı, dayanışmayı savunmanın ve bu savunuyu elden geldiğince görünür kılmanın hiç olmadığı kadar gerekli olduğu günler.
Osman OĞUZ
Hastalık büyük bir sözcük. Korona (Covid-19) günlerinden önce de öyleydi, şimdi mutlaka ki çok daha büyük. Sadece bedensel etkileriyle değil, ayrıca yarattığı korkuyla. Öyle ki bir hastalık, yalnız ona yakalananları değil, ondan haberdar olanları da hasta edebilir. Hastalıktan korkmak, hastalığa dahildir.
Hastalık, her zaman “normal”in kurucularından biridir. Bizim gibi olmayana, ilginç davranışlar sergilediğini düşündüğümüze, çizginin dışına çıkana “Hasta mıdır nedir!” diye ünlediğimiz olmuştur hepimizin. Hastanın zıddı “sağlıklı” sözcüğü de böyle anlamlar kazanıp durur: Sağlıklı düşünmek, sağlıklı ilişkiler kurmak gibi tamlamalar, dağarcığımızda bulunur. Her şeyin başıdır sağlık; hal böyle olunca, baş düşman hastalık.
Fransız felsefeci Michel Foucault, veba ve cüzzamın toplum ve iktidara ne yaptığını anlatırken aslında tam da bundan bahseder: Hastalığın ve sağlığın kurucu gücü. Keza bir hastalık, her şeyden daha fazla gerçektir; dehşetengizliğini de gerçekliğinden alır. Kurbanlarının bedenini herkesin gözleri önünde ele geçirir, ızdıraplara sürükler ve belki de ölümün serin sularında boğulmaya terk eder. Acele etmez, dehşet hissi iliklere işleyene değin ağır ağır sergiler hünerini. Söz konusu veba ve cüzzam olduğunda ise bu dehşetin dozu artacaktır; keza aramızda dolaşan yalnızca bir hastalık değildir, ayrıca onun bulaşıcılığıdır. Hastalık, mahalle mahalle, ev ev gezen ve sokakları ele geçiren bir canavara dönüşmektedir. Görünmezliği, dehşeti katbekat artırır. Tıpkı cin veya şeytan figürü gibidir: Kurbanının derisinin ardına işler, bedeninin derinliklerinde kamp kurar. “Şeytanın kontrolünde olmak”, şok edici sözler eden veya fiiller işleyen için kurulan ve muhatabının toplumsal tanınma ile meşruiyetinde onulmaz yaralar açan bir suçlamadır. “Hastalık taşımak”, hızla buna benzer bir rol kazanır. Türkçede de bu benzerlik, “hastalığın pençesine düşmek” ve “hastalığa yakalanmak” gibi tamlamalarda kendini ele verir.
İtalya’nın koronavirüsü salgını sonrası boşalmış sokaklarında alışverişe giden yaşlı bir adam, kendisine uzatılan mikrofona çaresizliğini şöyle anlatıyordu: “Eğer bu bir savaş olsaydı, elimize silahımızı alır savaşırdık. Şimdiyse ne yapacağımızı bilmiyoruz.”
Ne yapacağını bilememek… Çünkü Fransa Başbakanı Macron’un dediği gibi karşıdaki, görünmez bir düşman. İnsanların anlam veremedikleri ve ne yapacaklarını bilemedikleri bu ân, yamacına sığınılacak bir iktidar arayışını koyulaştırıyor. Buna dileyen eşyanın tabiatı, dileyen feleğin tokadı diyebilir.
Foucault da veba ile cüzzamın kurduğu toplumsallıktan bahsederken bu çaresizliğe dikkat çeker. İktidarın disiplinci önlemleri, hiç olmadığı kadar meşru ve gereklidir; onlara karşı çıkmanın olanağı kalmamıştır. Salgın hastalık, bir an önce başı ezilmesi gereken bir tehdittir ama bu tehdit nerededir? Her bir insan bir korku kaynağına, potansiyel düşmana dönüşmektedir. Selam verdiğimiz her bir kişi, ölümün mayasını taşıyor olabilir. Ölüm korkusunun hükmettiği bu hâlde herkes, kamusalda hareket edebilmek için önce sağlığını kanıtlamak zorundadır. Toplum giderek hasta olmamak üzerine kurulmaktadır; sağlıklı olmak, normal olmanın yeni tanımıdır, fakat bu normallik sürekli bir tehdit altındadır. O halde ne yapılmalıdır? Denetim, meşruiyeti tartışma konusu dahi edilemez bir mecburiyete dönüşmüştür. Her bir insan kayıt altına alınmalı, detaylı sorulara maruz bırakılmalı, kendini kanıtlamalıdır. Bu yeni hâlde belirsizlik, en büyük düşmana dönüşmektedir. “Yabancılığın” şüphe ile ilişkisi güçlenmekte, sınırların hem belirginliği hem de anlamı yeni boyutlar kazanmaktadır. Yeri gelir, kentler hastalıklı ve sağlıklı semtlerine ayrılır; yeri gelir hastalar, haklarında giderek daha dehşetli hikayelerin yayıldığı adalara hapsedilir. Hapsetmek, yalnızca meşru değildir, ayrıca halkın arzusudur; insanlar, denetim istemektedir; iktidar, iktidar, daha fazla iktidar. Keza durum ciddidir ve olağanüstü önlemlerin önünü, arkasını tartışmanın ne yeri ne de zamanıdır.
***
Korona günleri, Foucault’nun betimlemelerini hafızanın tozlu raflarından çağırıp duruyor. Ne ki, bugünleri biyopolitikanın süzgecinden geçirmek isteyen pek çok kişi, coşkulu bir karşı çıkışla yüz yüze kalıyor: “Alınan önlemlerden nasıl şüphe edersin! Bugün dayanışmanın yeni adı, sosyal mesafelenme! Sokağa çıkma yasağı da halkın bu denli ahmak olduğu günlerde bir zorunluluk!”
Virologların toplumsallık hakkında en fazla başvurulan kaynaklara dönüşmesi karın ağrılarına sürüklese de, bilim insanlarının önerileri doğrultusunda alınan önlemleri sorguluyor değilim. Agamben’in ilk makalesindeki aceleci ve bazı satırlarında komplo teorisyenlerini andıran yorumlarına da mesafeli yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan ama, biyo-politikanın uyarılarının yüzgeri edilemeyeceği bir dönemde yaşadığımızı sürekli vurgulamak zorundayız. Hastalığın “gerçekliği” ve önlemlerin “kaçınılmazlığı”, bu zorunluluğu azaltmıyor, aksine artırıyor.
Agamben’in ikinci makalesinde sorduğu soru önemlidir: “Hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri olmayan bir toplum nedir?” Böyle bir toplumu ya da bu toplumun bireylerini kuran, bir korunma güdüsü, ihtiyacıdır. Zihni ve davranışı kendisini ve ailesini korumak ihtiyacı ile şekil alan bireyler… Bu korunma konseptinin doğal sonucu, ulusal sınırların daha da anlam kazanması ve “yabancı” olarak kodlananlara karşı hiç değilse şüpheciliğin yoğunlaşması. Keza salgınla mücadelenin ulusallaşması ve sağın virüs hakkında ürettiği ırkçı söylemin toplumsallıkta önemli karşılıklar bulması, tehlikenin büyüklüğünü daha görünür hale getiriyor.
Agamben’in bazı hayatların “çıplaklığını” ortaya koyan tezleri ise, Yunanistan’ın Midilli Adasındaki Moria Mülteci Kampında sıkışıp kalanlar, insan haklarının daha da ulusallaştığı bu dönemde hiçbir yere sığışamayanlar söz konusu olduğunda daha da anlam kazanıyor. Onlardan söz edildiğinde tüm ulusların yurttaşları hep bir ağızdan, “Şimdi ‘kendi sorunlarımız’ var, bırakın bu işleri!” diye ünleyip duruyor. Avrupa’da devletler, “dayanışma” sloganları atıyor ama aynı anda mülteci alımını durdurup insanları susuz ve sağlıksız bir yaşama gözler önünde mahkum ediyorlar. Salgın hastalığın dehşetiyle iki büklüm olan biz, sınıf ve iktidar hakkında bir şey duymak istemesek, kendimizi eve kapatıp her şeyin geçmesini beklesek dahi bu virüs, eşitsizliklerin altını -hem de hiç olmadığı kadar enternasyonal ölçekte- kalınca çiziyor.
Bugünler, biyo-politik tehditlere karşı toplumsallığı, dayanışmayı savunmanın ve bu savunuyu elden geldiğince görünür kılmanın hiç olmadığı kadar gerekli olduğu günler. Kapı önüne yaşlılara ve risk altında olanlara yardım teklif eden bir kağıt parçası asmak, bu süreçten en fazla zarar gören emekçilerin ve mültecilerin sesini bir şekilde kamusala taşımak, hastalık korkusunun bireycileştiren ve ulusallaştıran karakterine direnci her sokakta görünür kılmak, küçük görünen önemli müdahaleler. Virüsün adı dahil (“Çin virüsü”) söylemin bütününü milliyetçileştirme çabasına karşı kapitalist vahşetin doğa ve insan sömürüsünün sorumluluğuna dikkat çekmek de hiç olmadığı kadar acil bir görev.