14 Temmuz 1789 gecesi bir asker dörtnala kralın kaldığı saraya doğru gitmektedir. Kan ter içinde kendini içeri atar ve kralı çağırın der. Kral çoktan uyumuş kim bilir hangi rüyayı görmektedir… Kralın uyuduğu söylenir ve onu uyandıramayacaklarını söyler saray görevlileri. Gelen haberci mutlaka uyanmasını, başka çaresinin olmadığını vurgular. Sokakta yaşananları iletince ikna olup kralın odasına dalarlar… Krallığı boyunca ilk defa uyandırılmıştır. Ve buna sebep olan şeyi merak ettiği bile söylenemez. Haberci asker karşısına geçer, başlar Bastille ayaklanmasının detaylarını anlatmaya. Dışarıda gerçek bir fırtına kopmakta, dünya tarihini değiştirecek olaylar cereyan etmektedir… Soğuk kanlıca dinledikten sonra odasına çekilir, 16. Louis, Fransız Devrimi’nin yaşandığı 14 Temmuz gecesi günlüğüne tek bir kelime yazar: “Hiç” …
Evet, “hiç” yazar… O gün hiçbir şey yaşanmamıştır, o gün hiç geyik vurulmamıştır avda, değişik bir şey yoktur… O hiç dediği şey, kısa süre sonra onu ve eşi Marie Antoinette’yi giyotine götürdü…
15 Temmuz 2016 gecesi Erdoğan günlüğüne ne yazdı bilmiyorum. Ona haber verilip tatili yarıda kesildiğinde ilk ne dedi onu da bilmiyorum, ki çokta önemli değil. Olan bitenlere bakınca “hiç” kelimesinin uygun olduğu görülür. Zaten ülkenin gündelik yaşamı budur. Ölüm saçanların silahları birbirine döndü, tek fark bu!
15 Temmuz gecesini, 1856’da Nikaragua’da yaşananlarla hatırlamak istiyorum. Diktatör Walker üzerinden bir okuma belki tarihin şimdi de nasıl tecelli ettiğini daha iyi anlatır… William Walker 1856’da kendisini Nikaragua’da devlet başkanı ilan etti. Herkes ona kadeh kaldırdı. Bolca törenler yapıldı. Daha bir hafta geçmeden Birleşik Devletler elçisi ona övgüler dizmeye başladı. Dış devletler, pazara girmek için bekleyenler, onu Kristof Kolomb diye övmeye başlamışlardı bile. Walker ilk iş olarak anayasaya müdahale eder ve otuz yıl önce kaldırılan kölelik yasalarını geri getirir. Bunu siyahilerin iyiliği için, alt düzey ırkların beyaz ile mücadele edebilmesi için yine bir beyaz eğiticiye, yöneticiye ihtiyaç duyduğu için getirdiğini söyler. Bir süre sonra iyice azıtır ve emirleri Tanrı’dan aldığını söyler; çünkü seçilmiştir. Seçilmiş insan olduğunu iddia eder… Yine hepsi limanlardan toplanmış paralı askerlerden oluşan bir çete kurar, adına ölümsüzler ordusu der ve ona önderlik eder. Bu kontra oluşum onun işini çokça görür.
İyice güç zehirlenmesi yaşayan Walker, bütün Orta Amerika’nın fethine soyunur. Amacını da “Ya beşi birden ya da hiçbirisi” diyerek diğer ülkelerin fethine göz kırpar… Bu çılgınlık karşısında birbirlerinden ayrılmış, birbirleriyle savaşmış, karşılıklı kin gütmüş beş Orta Amerika ülkesi birleşmeye karar verir. Kısa süreliğine de olsa birlik olurlar. 1860’da Walker’in sonu gelir… Onu kurşuna dizerler!
***
Walker’in dört yıllık trajedisinde ne çok yaşam saklı değil mi? 160 yıl aradan geçmiş ama tüm benliği Türkiye’de hayata geçmiş… Kısaca baktığımızda yaşananlar sadece bir aktüalite…
Özetle değinecek olursak; 2002 ile başarı kazanıp iktidara geldiğinde herkes ona kadeh kaldırdı. Çokça çiçek tören, kutlama. Avrupa bolca övdü… “Kurtarıcı” nidaları yükselmeye başladı… Dış Pazar kapıları açıldı. Ülkeye giren para baş döndürdü... Kafasında yapmak istediği çok şey vardı.
Demokrasi bir tramvaydı, işine gelince binecek ve istediği yerde inecekti. Öyle yaptı ilk başta. Popüler politika – söylemlerle ordu, Kürtler, ötekiler, Kemalistler, holdingler bir bir düşmeliydi. Anayasa her şeydir dediği günlerden, onu tanımıyorum saygı da duymuyorum dediği günler için epey sabretti. Ordu, Kürtler vs. hepsine savaş açıldı. Kürtlerle savaşının dışında diğer tüm başlıklarda kendince zafer sarhoşluğu yaşıyor. Beni öldürmeyen her şey güçlendirir felsefesinden gidiyor. Özel yaşamlara, kamusal alana karışmaya başladı. Kölelik yasalarını, fikirlerini güncelledi. Ecdadımız Osmanlı deyip durdu. Kendisi İsveçli gibi yaşamak isterken, topluma Endonezya, Somali’yi yeterli gördü. Tabi bir de Osmanlı rüyası… Her fırsatta seçilmiş insan olduğunu söyledi. Allah vurgusu hiç düşmedi ağzından. Adeta emirler ondan dedi. Ona peygamber diyenler oldu, kutsal diyenler oldu. Zevkle kutsadı onları. Yolsuzluk paralarını onlara da akıttı…
Bugün ona bağlı kaç kontra var bilinmiyor. Osmanlı ocağından, troll ordusuna, SADAT’lardan bilmem PÖH çetelerine, oradan DAİŞ vahşetçilerine… Hepsi belagattan payını alıyor. Akıl almaz binlerce güç zehirlenmesi örneği ile bugün dünyanın dalga geçtiği bir trajedi unsuru. Şangay beşlisine, AB’ye bilmem hangi ülkeye kafa tutup ya hero ya mero dedi. Gerçi tükürdüğü her şeyi yaladı ama hala kafa tutuyor zavallıca. Yaşanan aşağılık kompleksi o kadar derin ki kendisi de ne edeceğini bilmiyor artık.
İşte bir temmuz güncesinde “bir şeyler” oldu. Darbemsi, görüntüden ibaret şeyler. Ama şu netleşti: Karşı geldiği tüm beşler, şeyler, birlikler kısa süreliğine de olsa, kendinden geçmiş ve kendini Ortadoğu’nun kurnazı gören bombacı tüccara karşı birleştiler. “Bu şeyler” onu ne zaman nereye sürükler bilinmez ama Önderliğin uyardığı “kafese tıkarlar” gerçeğinin yolu açık gibi…
O gün biz de 16.Louis gibi deftere “hiç” yazarız. Başka da anlamlı bir şey görünmüyor…