Gün geceye döndüğünde, yüzümüz toprağa dönerdi. Karanlıkta gelirlerdi. Zemheriydi, kardan adamlardı, soğuk bir ayazla gelirlerdi. Kendilerinden önce namlularının uzunluğu girerdi kapılarımızdan içeriye... Zemheriydi. Yüreğimiz, bedenimize girerdi. Kadınlarımızın memelerindeki namus, analarımızın rahmine gizlenirdi. Gözlerimiz görürdü, bakışlarımıza gömülürdü. Zemheriydi. Takvimler unutulmuştu. Boşaldıkça silahlar, günler ölümlerle doldurulurdu. Zemheriydi. Haber bültenlerinde soğuk ve yağışlı hava, hep İstanbul’u terkedip bize gelirdi. Bahar, adı bilinen lakin kendi kibirli, uzak mı uzak zamanların ardındaki sisli bir yüz gibi kendine gizlenirdi. Gelirlerdi. Onlara benzemedik. Göz göze geldiğimizde bile, bakışlarımızın arasında surlar gibi yalnızlıklar büyürdü. Onlar, bize benzemezdi. Ellerimizle kurduğumuz fukara soframız, ayaklarının zengin şiddetiyle devrilirdi. Yüreklerimiz, bir bir devrilirdi. Emeğimizin namusu, bölünmüş ekmeğimizin buğusu, yüreğimizle birlikte devrilirdi.
Nasıl bir ağıt, nasıl bir zindan, nasıl bir nefretle gelirlerdi. Uzak dağ köylerimizde, uzak ve dağlı kalmış yüreklerimizi susturmaya gelirlerdi. Seslerle gelirlerdi, kulaklarımız bizden giderdi. Yetim kalmış düşlerimizi kimsesiz bırakmaya gelirlerdi. Karlarını dilimizin pekmezinde erittiğimiz patikaları ezerek gelirlerdi. Anlamadıkları bizlere bir sürek avcısı gibi gelirlerdi. Geldiklerinde, çocukluğumuz giderdi. Bereketli toprağımızın kalabalığı, çöllerin kuraklığında umarsız bir sefalete giderdi. Çünkü hep geldikleri gibi şiddetle giderlerdi.
Gözlerimiz çocuktu. Kendinden öte her mabedi taşlayan masum bir dokunuştu. Gözlerimiz çocuktu. Gördüklerinin acısıyla budanan uslanmaz bir ağaçtı. Gözlerimiz çocuktu. Puslu kirpiklerimizin açtığı yolda, yırta yırta pusuları, kırlangıç kanatlarının nakış nakış sonsuzluğuna uzanırdı. Gözlerimiz çocuktu. Acısına saplı bir tebessüm gibi gökyüzüne asılırdı. Gözlerimiz çocuktu. Terkedildiğimiz bütün yalnızlıkları, avuçlarımızın ateşinde çoğaltan, bereketli bir topraktı. Gözlerimiz çocuktu. Vurulan uçurtmalarımızı, kadınlarımızın uzun mu uzun saçlarına bağlayıp, çıplak ayaklarımızın ayazında maviye teslim eden bir çığlığın isyanıydı.
Gelirlerdi. Vurulmuş bir kuş olsaydık, dayanırdık. Uçması yasaklanan yaralı bir kanattık. Toprağında bir göçebe, gökyüzünde kırık bir yalnızlıktık. Hep susardık ve kendimizi kanatırdık. Yüreklerimiz önlerine setler çekilen ırmaklardı. Yüreklerimize burçlarında cesetler kanayan setler çekerlerdi. Ana haber bültenleri, ‘önce insan’ diyememenin utancını çekerdi. Gazeteler, fotoğraflarımızı çekerdi. Yoksulluğumuzun ilkellik bilinip, gülündüğü günlerdi. Çığlığımız yasaklanmasa, dayanırdık. Yalnızca susmanın özgür olduğu zamanlardı. Gece olmasa dayanırdık. Geceydi, bizi kimse görmezdi. Uzak olmasak dayanırdık. O kentlere hep uzaktık. Zemheri olmasa dayanırdık. Zemheriydi. Sokak lambalarının bile susturulduğu zamanlardı. Düşlerin bile anadilde yasaklandığı zamanlardı. Çocukların bile alınlarına kara sürüldüğü zamanlardı. Güçlü olanın, haklı olduğu zamanlardı. Adaletin namluyla dağıtıldığı zamanlardı. Gözlerimizi bir defa gören olsa dayanırdık. Görmezlerdi. Köylerimiz uçurumlara kurulmasa, dayanırdık. Uçurumun kenarındaydık.
Geceydik, uzaktık, uçurumduk, zemheriydik, esmerdik, kimsesizdik, dilsizdik, susardık, yoktuk, kanardık, ilkeldik... Dayanmasını böyle öğrendik.
İçimize kırık jilet parçaları bırakıp, giderlerdi. Köylerimiz bizden giderdi. Annelerimiz dirhem dirhem kesilen sessiz bir ağıda gömülüp, gözyaşlarını gizlerdi. Geldikleri gibi gitmezlerdi. Biz gitmek istemezdik, bizi de götürürlerdi. Ekinlerimiz baş eğdirilmesi gereken bir asi, hayvanlarımız, eli silahlı düşmanlardı. Kalanlar, bir kahırla kalırdı. Anlatarak aşılması mümkün olmayan bir acı bize kalırdı. Bize dağlarımız bile yabancıydı. Bilmediğimiz bir dilde, anlam veremediğimiz şeyler yazarlardı. Giderlerdi. Yollarda aranan mayınlar içimizde patlardı. Karanlıktı. Çocuk çığlığı kara bir leke gibi güne akardı. Ve dolunayımız hep kanardı. Ve biz hep yalnızdık.
Giderlerdi. Götürdükleri bir bir gelirdi, tanımaya çalışırdık yüzlerini. Birleştirmeye yeltenirdik soğuk ve parçalanmış bedenlerini. Kalanlar, kendileri giderdi. Kendilerinin olan kentlerini terkedip, kendilerini istemeyen kentlerin kıyılarında kabuk bağlamış bir yara gibi, yeniden kovulmayı beklerlerdi. Kentlerin çöplüğü hep kıyılarına dökülürdü ve kabuklu yaralarıyla çocuklarımız, çöp yığınlarıyla onların arasına iliştirilmiş bir eşya, bir kalkan olurlardı. İşaret parmakları hep bizi gösterirdi. Çocuklarımızdan sızan kana bir hastalık gibi gülerlerdi. Oysa Munzur gibi coşkun bir tokat olup çocuklarımızın gözleri patlarken dikenli alınlarında, utancın bütün duvarlarını kaybederlerdi. Gülerdik. Çünkü kıyıların esmeriydik. Türkülerin esmeriydik. Gecenin esmeriydik. Sert rüzgarların esmeriydik. Esmerdik. Yüreklerimize doğrultulan karanlığın rengiydi esmerliğimiz. Kendimize benzeyen kentlerimizin rengiydi esmerliğimiz.
Giderlerdi. Jiyan, kirpiklerini devirirdi. Nefesi küçük bedenine devrilirdi. Bir kahır gibi kalırdı. Çenesindeki gamze,dün nazar boncuğuydu yüzünde, bugün gözlerindeki çığlığı gizleyen bir mezardı. Parmak uçlarındaki morluk nadide şehirlerin nezih caddelerine indirilmiş bir utançtı. Çıplak ayaklarındaki ayaz, yalnızca utanmasını bilen yüreklerin anlayabileceği bir şarkıydı. Jiyan susardı. Anlam veremediği şeylere susardı. Doğan güne susardı. Çaresizliğine susardı. Kendine susardı. Dağlarına susardı. Fistanından tenine sinen ağıtlara susardı. Çalınan çocukluğuna, uzak zamanlara ertelenen kadınlığına ve anneliğine susardı. Jiyan, vurulduğu güne susardı. Oysa örgülü saçlarındaki duman kokusu, yüreğine sinmeye yeltenen hiçbir pisliğe susmazdı.
Giderlerdi. Jiyan susardı. Sustuğunda sessiz kaldığını düşünenlere yüreğinin çocuk çığlığıyla susardı. Sustuğunda, çığlığını duymayanların sağırlığına, gözlerinin sonsuzluğuyla bağırırdı. Onun yüreği yenilmeden kendine çekilen bir denizdir şimdi. Gülüşünü vesikalık fotoğraflara gömmeye yeltenen soğuk damgalı mühürlerin acımasızlığına inat yenilmedi Jiyan. Kıyılarına, uzak kıyılarına çekildi şimdi. Kendi ak alınlı çığlığına yalnızca. Parmaklarındaki kıvılcım, bütün karanlıkları aydınlatmaya yeltenecek kadar onurlu, yüreğindeki çocuk kirlenmeyi bilmeyecek kadar masumdu. Jiyan sustu şimdi. Susturuldu, o bir kız çocuğuydu.
Sizler, konuşmaya yeltenen söz cambazları, kendi kentlerinin efendileri... Jiyan’ı anlamanın onuruna düşlerinde bile varamayacak olan, hayatın yolda kalmış göçebeleri... Sığınacağı uçurumu kötülükte arayan insan sevicileri... Kendini kalabalık sanmanın gururuyla tebessüm eden büyük yalnızlık... Çocukluğumuzu simsar gözleriyle açık artırmalara teslim etmeye yeltenen, kefenlenmiş canlılar... Gündüz gülümseyen, gece cellat kesilen kişilik abideleri... Suçsuzluğumuzu eli kanlı katil bilen, yedi rengin körebeleri... Omuzlarının üstünde eğri duran başlarını kasıklarının çığlığına teslim eden yürek soytarıları... Kıblesi yumruğun saltanatı olan iman sürgünleri... Tırnaklarımızı sökerek, kırarak parmaklarımızı, bizi göğümüzden mahrum bırakacağını düşünen fukara şaşkınlık... Efendilerinin kör hançerini, onurumuza saplayamayan acemi savaşçılar...
Jiyan sustu. Ölü bir Jiyan şimdi, yalnızca kendini duyabilirdi. Jiyan, kendini duyabildi. Siz hiç kendinizi duyabildiniz mi?