Kürdistan ve Türkiye'de günlük hayatta 'folklor' denince akla halk dansları gelir. Oysa halk dansları 'folklor'un bir parçası ve onun en çok göze hitap eden bileşeni. Türkiye'de 'Türk halk oyunları' ile cumhuriyetin kendi ulusunu yaratma projesiyle paralel, diğer hakları 'yöre' mefhumuyla merkezin bir uzvu olarak 'Türklük' kavramının içinde eritti. Kürdistan'da halk danslarının görsel sanatın bir parçası haline gelmesi, özellikle 90'lardan sonra özgürlük mücaelesin geliştiği alanlarda kültür merkezlerinin açılışına dayanır. Bünyesinde binbir zorlukla da olsa bu geleneği diriltti. Kültür merkezlerinde 'folklor kursları'yla başlayan bu gelenek, arkasında önemli bir birikim yarattı. Buna paralel 90'larda Avrupa'ya göçmek zorunda kalan Kürtler, burada da TEV-ÇAND öncülüğünde halk danslarının öğretilmesi ve yayılması için bir hamle başlattı. Önce dernekler bünyesinde başlayan bu çaba, daha sonra özerk bir çalışma alanına dönüştü. Bu yolculuk daha sonraki yıllarda kültür festivali olan ve bu yıl 29. kez düzenlenen Kürt Halk Oyunları ve Müzik Festivaline dönüştü. Bu yolculuğun tanıklarından ve yürütücülerinden biri de Avrupa'da politik mülteci statüsünde yaşayan Weliyê Botî. Weliyê Botî halk danslarının kurumsallaşması ve yaygınlaşmasına öncülük eden, bu yönüyle Avrupa'da yaşayan Kürtlerin yakından tanıdığı bir isim. Avrupa'da Kürt halk danslarının  yolculuğunu ve  konuya ilişkin halkın bakışı ve yaklaşımını Weliyê Botî ile konuştuk.         


Weliyê Botî Avrupa'da Kürt halk dansları eğitim çalışmalarında sembol bir isim. Eğitim kampı çalışmalarına ne zaman ve nasıl katıldınız? 

Tabii bu kampların hazırlık aşaması var. Avrupa'ya llk geldiğimizde gördük ki gruplar rastgele motifler ve figürlerle kuruluyor. Mesela ayakkabı Adıyaman'ın, şalvar Urfa'nın, başlık Botan'ın. Davul zurna uyumlu değil, saz ve darbukayla çalıp oynayan bu gruplar insanı adeta çileden çıkarıyordu. Bu durumu 1993'ten başlayarak 1997'ye kadar folkorun ehli insanlarla konuşarak, danışarak bazı şeyleri kendi imkanlarımızla düzelttik. 

Bilindiği gibi politik nedenlerden dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kadık. Kendim siyasetçiydim, Cizre'de HEP İlçe Başkanı'ydım. Avrupa'ya geldiğimde Botan folkloruna ve kültürüne olan ilgimi ve hakimiyetimi bilen birkaç arkadaş, -yanlış hatırlamıyorsam 1993 Mayısı idi- bana, 'Veli Hoca gel dernek etrafında kültürel çalışmalarda yer al' teklifinde bulundular. Böylelikle dernek bünyesinde bir grup oluşturup mihricana katıldık. Benden önce aynı derneğin bünyesinde yer alan grup Salzgitter'deki mihricana katılıp sonuncu olmuş, bu yüzden de sinirlenip onlara verilen sertifikayı da yırtıp atmış. Biz sonraki yılın mihricanına katıldığımızda Amele arkadaş (komedyen) bize önceki yıl yaşanan hadiseyi anlattı. Haberim olmadığını, katılacak ekibin yepyeni bir ekip olduğunu anlattım. Zaten Weliyê Botî'nin Avrupa'ya gelişine kadar Botan ekibi mihricanlara çıkmıyordu. Hatta ben ve Navdar, ilk ekibi 93'te dengbêjlikle çıkarttık. 


Peki eğitim kampları nasıl başladı?

1994'te hazırladığım grup dereceye girdi, 95'te birinci oldu, 96 ve 97'de de birincilik aldık. Daha sonra Mustafa Lala ve Ulaş arkadaşla tanıştık. Sonrasında Yılmaz Beyazgül Avrupa'ya geldi. Dördümüz kendi aramızda konuşarak bu işin sadece derneklere hapsedilemeyeceği konusunda hemfikir olduk. Farklı bir yöntem geliştirme arayışına girdik. Tabii arkadaşların da bu alana ilişkin bilgileri vardı. Tartışmaların akabinde okul kurma kararı adık. Bu kararımıza karşı çıkan çevreler oldu. Karşı çıkmanın gerekçeleri 'daha devlet olamadık', 'nasıl yapacaksınız okul olayı biraz daha zaman ister' şeklindeydi. Gerekli yerlere raporlarımızı yazarak durumu ilettik. Maddi olarak destek alamasak bile en azından bölgelerin durumdan haberdar edilmesini sağladık.

1997'de okul kurma kararı aldık. Öğretmenler olarak iki gruba ayrıldık ve bölgeleri ziyaret ederek ailelerle, gençlerle görüştük. Bu görüşmeler sonrasında 17 kişiyi kampa aldık. Birinci devreye 'Şehit Sarya' ismini vererek okul çalışmalarımızı başlattık. İlk yıllarda yılda bir kez devre düzenliyorduk. Talep artınca yaz ve kış devresi olarak yılda iki kez yaptık. Bununlar beraber ritim, solfej, elbise, teori gibi içerikleri daha da genişlettik. Yazar ve tiyatrocuları çağırdık, dışardan insanlar aldık. 

Daha sonra Yasin ve Piro arkadaşlar da bize katıldı ve böylelikle sayımız altıya çıktı. Daha sonra okulları Avrupa'ya yaydık. Avusturya'da, Hollanda'da, Almanya'da okullar açtık. En sevindirici şeylerden biri, eğitimimizden geçen öğrencilerin şimdi çalışmalarda bize rehberlik etmesidir. Şimdi kurduğumuz eğitim komitelerinde yetiştirdiğimiz öğrenciler ders veriyor.


Bu kamp çalışmalarında toplam kaç eğitmen yetiştirdiniz?

1997'den bu yana 100'e yakın eğitmen yetiştirdik.


Kürt halk danslarını diğer halkların danslarından ayıran belli başlı özellikler nelerdir?  

Kürt halk danslarının temel özelliği Govend'dir. Çünkü başka hiçbir halkta omuz omuza oynama geleneği yoktur. Bizim önceliğimiz insanlara otantik folkloru öğretmek. Daha sonrasında kişi mimikte, ritimde, giyimde, sahneleme esnasında değişim yaratmakta serbesttir. Bu yüzden okullarda ilk etapta otantik folkloru öğretmeye çalışıyoruz. Hatta dört senedir yeni bir planlamayla hareket ediyoruz, o da dengbêjliktir.

Bütün oyunlarımızın türküleri de var. Ama reelde sadece birkaç yöreye ait melodiler çalınıyor. Benim Botan'da bizzat bildiğim 23 oyun var, her oyunun türkülerini derslerde veriyoruz. Amed, Varto ve Maraş yöresinden oyunları öğretmemiz sayesinde oraya ait türküler de zamanla ortaya çıktı. Bizi diğer halkların danslarından ayıran en önemli faktörlerden biri de dengbêjlik geleneğidir.  


Kürt halk dansları motif zenginliğinin yanı sıra, hareket tarzı ve vücut uyumu açısından da özgün. Dersleri verirken bu hareket tarzını nasıl yansıtıyorsunuz? Özellikle statikliği aşmak için kullandığınız yöntemler var mı?

Temel figürler var. Diyelim Diyarbakır biraz hızlı oynuyor, ama Botan daha rahat ağır oynuyor, çünkü mirlerin olduğu bir bölge. Bu yüzden derslerde bu mimiği, baş, göğüs hareketlerini, motifi, davul zurnayı öğretirken, o yörenin insanlarını esas alıyoruz. Bu yüzden biz insanları diploma almaya hak kazanmaları için yörelere gönderiyoruz. Cizre'ye gönderdik mesela, oradakiler gençlere '70 yaşında bir ihtiyar gibi oynuyorsun' gibi tepkiler veriyordu. Mesela Cizre'de bu dersi veren kurumlar daha hızlı oynamayı öğretiyor, onları da eleştirdim. Bu şekilde iki parmak slogan atmayla bu oyunları mahvettiklerini anlattım. Onlar da 'ne yapalım savaşın içindeyiz' cevabını veriyorlar. Aslında onlar da haklı. Şimdi gel bundan 30-40 yıl önceki ağırlığıyla dans öğret!  


Bir gösteri sanatı olarak halk oyunları kendi doğasından, yetiştiği topraklardan ne kadar farklılaşıyor?

Bir örnek vereyim, badem ağacı Avrupa'da yetişmiyor. Ne yaparsak yapalım, Cizre, Diyarbakır'da, Varto'da veya Maraş'ta büyüyen, oraların konuşmasını, giyimini, yürümesini bilen bir insanla Avrupa'da büyüyen insan arasında çok fark var. Bu noktada gençlerin kendi kültürlerini bilmesi ve koruması için elimizden geleni yapıyoruz, ama ne yaparsak yapalım o ritmi, o mimiği veremiyoruz. Ancak çok karamsar da değiliz.


Kürdistan'a ait olan öğeleri 'Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi' adıyla pazarladılar. Mevcut Kürt halk oyunlarının performansa dönüşümü, bu pazarlamaya karşı bir tepki midir? Yoksa Kürdistan'da daha öncesine dayanan bir gösteri geleneği var mıydı?

Eski geleneğimiz zaten kaybediliyor. Hatta folkloru öğretmeyi ilkokula kadar indirgediler. Folklorumuzu çalmakla kalmadılar, isimlerini de değiştirdiler, mimiklerini, ayaklarını, türkülerini değiştirdiler. Mesela bizdeki Çelebi'yi Çiftetelli yaptılar. Özgürlük hareketi olmasaydı şimdi 23 değil, sadece 3 oyun biliyor olacaktık. Danslarımızı, türkülerimizi işbirlikçiler kendi kültürleriymiş gibi pazarladılar. Biz bu kültürün gasp edilmemesi için elimizden geleni yapıyoruz. Şimdi Rojava'da da halk danslarının kuşaktan kuşağa aktarılması için kurumlar oluşturuluyor.

Bizim insanlarımız folklor olayını yanlış anlıyor, folkloru sırf mendil sallamaktan ibaret sanıyorlar. Halbuki 300-400 çeşittir. Govend bunlardan sadece biridir. Zaten biz önce tarih, ideolojik eğitimler verdikten sonra govendi öğretiyoruz. Bu okulları Başûr'da Rojhilat'ta da açmak gerekir, sadece Bakur ile sınırlı kalmaması gerekir. 

Düşmanın folklorla ilgili yarattığı dezenformasyon her dört parçada da etkilidir. Bu konuda TEV-ÇAND'a önemli görevler düşüyor. Aileler de çocuklarını sadece birkaç dans öğrenmesi için bize gönderiyor. Bizim amacımız sadece birkaç figür öğretmek değil, aynı zamanda eğitim verecek insanlar yaratmaktır. 


Kürt halk dansları neden 'Salsa, Flamenko, Samba' gibi dünya çapında bir üne sahip olamıyor sizce?

Özgür bir ülkeye sahip olmayan, asker potini ve polis copuyla yaşayan bir halkın kültürünün bu durumda olmasına aslında şükretmek lazım. Bazı danslarımız var ki Flamenko'yu da, Salsa'yı da aşacak düzeydedir. Mesela  Bablekan, Çepkî... İnsanlar üzerine kafa yorarsa dünya folkloru haline gelebilir. Ancak halihazırda imkanımız yok. Bu aynı zamanda diplomasiye de bağlıdır. Mesela 1997 ve 1998'de Ukrayna bizden iki otobüs folklorcu istemişti, Başkan (Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan) tutsak alınınca bu proje suya düştü. 

Mesela Hakkarili Mustafa Erdoğan'ın 'Anadolu Ateşi', bizim otantik olarak yapacağımız 96 projesini, Xelef'i, Çepîk'i, Govend'i, Delîlo'yu deforme ederek, göze hitap edecek bir biçimde dünyaya pazarladı. Bu bizde yapılamayacak diye bir şey yok, Kürdistan'ın dört parçasındaki danslar dünya dansı olabilecek güce muktedirdir. 


Botan kültüründe şairlik ve dağ gırtlağı, özellikle Payizok ve Serêlî türlerine yansır. Siz de bu türün ustalarındansınız, mesela Seydik ve Heyran Jaro eserlerini kimden, nasıl öğrendiniz?

Bu kilamları ben Evdilezizê Mihê'den öğrendim. Evdilezizê Leşker de diyorlardı. Bir kaseti var. O da tam bundan 56 yıl önce Cudi dağlarında firar iken bir arkadaş tarafından kayda alınmış. Ben ondan öğrendim. Bizim yörenin dengbêjleri çoktur. Mehmet Arîf Cizrawî, Hesen Cizîrî, Cizre'nin içinden çıkıp dünyaya mal olmuş sanatçılardır. Botan'ın dengbêjlik ve payizok konusunda özellikle de Evdilezizê Mihê, Cemalê Mihê, Salihê Şirnexî ünlüdür. 


Kürtçe konuşunca gülmeye başladılar


Avrupa'da Kürt halk oyunlarına en çok ilgi gösteren gençler, aynı zamanda en çok asimilasyona uğrayan ve Kürtçe'nin en az konuşulduğu bölgelerden geliyor. Kürt folklorunun seyirlik bir unsur haline gelmesine bu kadar çok talep olmasının asimilasyonla bağı yok mu?

Hareketin bu konuda da payı büyüktür. Hiçbir şey birbirinden kopuk değildir. Şemdinli'de patlayan bir kurşunla Avrupa'daki bir grubun birbiriyle bağı vardır. Onun için gençlerimiz bunu görüyor ve folkloruna sahip çıkıyor, onu geliştirmek istiyor. Özellikle 90'lardan gelen halkımız bu konuda Kürt özgürlük hareketinin de etkisiyle bu konuda bir gelişim katetti. Bir örnek vereyim. Maraş'tan gelen bir gencimiz derste Kürtçe konuştu, kendisinin çok da güzel bir Kürtçe konuştuğunu düşünen birkaç genç buna gülmeye başladı. Bunun önüne geçtik, çok yanlış bir şey olduğunu anlattık. Hatta bu konuda seminerler de verdik. Bu insanlar böyle öğrenmiş. Konuştuğu Kürtçe'nin içinde birçok Türkçe kelime de geçiyor ancak bu o gencin suçu değil, düşmanın suçudur. Bu konuda İlk Kurşun'dan günümüze süren mücadele ve TEV-ÇAND'ın çabalarıyla bazı şeyler aşıldı.


İbrahim BULAK