Suriye’deki kriz, Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve genellikle “Arap Baharı” veya “Arabellion” şeklinde isimlendirilen köklü değişiklikler zincirinin son halkası gibi görünüyor. Batı’nın (Fransa hariç), on yıllarca arka çıktığı diktatörleri çöp sepetine attığı, en geç Ocak 2011’de Mısır’daki ayaklanmalarla birlikte anlaşılmıştı. ABD yönetimi, coşkulu demeçlerle ayaklanmaları selamladı ve Arap dünyasındaki “değişimi” destekledi. Bu durum, Bush başkanlığındaki ABD yönetiminin de Afganistan ve Irak müdahalelerini, ABD dış politikasının “Ortadoğu’nun demokratikleşmesini” amaçladığını söyleyerek gerekçelendirdiği hatırlanırsa, çok da şaşırtıcı değil. Fakat “demokratikleşme” denildiğinde her zaman, özellikle dış ticaretinde piyasa ekonomisi yapılarının oturtulmasının da kastedildiği gözden kaçmamalı. Zira temel slogan da her zaman “demokrasi ve pazar ekonomisi”.
Libya’daki savaşla birlikte, dünya siyasetinde yeni ve ilk bakışta şaşırtıcı bir konstelasyon kendini daha net göstermeye başladı: BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 Nolu kararının temeli olacak taslağı hazırlayan, Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye devletler öncülüğündeki Arap Ligi’nden başkası değildi. Söz konusu BM kararı ile, “uçuşa yasak bölge”nin oluşturulması için “gerekli bütün araçların kullanılması” yetkisi, kimlerden oluştuğu bilinmeyen bir “istekliler koalisyonu”na verildi ve nihayetinde yıkıcı bir hava savaşına, rejimin devrilmesine ve Muammer Kaddafi’nin katledilmesine yol açıldı. Bu savaşın hazırlanması ve meşrulaştırılmasında Katar merkezli El Cezire televizyonu sistematik dezenformasyonu ile belirleyici pay sahibi oldu. İstekliler koalisyonu çerçevesinde üç Arap devleti de bu savaşa katıldı: Katar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri.
Bu da - bu yazıda sadece kısaca değinebileceğimiz - Ortadoğu’da bir güçler konstelasyon kaymasına işaret ediyor: Körfez devletleri - başta da Suudi Arabistan ve Katar - Libya savaşının hazırlanması ve medyanın bu savaşa manipülasyonları ile eşlik etmesi rollerinin ötesinde, Yakın Doğu ve Ortadoğu’daki değişimleri kendi etki alanlarını genişletmek için kullandılar. Fas, Tunus, Mısır, Yemen’deki, temel siyasi güç konumuna yükselen İslamcı partileri destekleyip finanse ediyorlar. Bir süreden beri aynı desteği, Suriye’deki İslamcılara sunuyorlar. Bu “değişim”, ABD’nin dünya politikasında değişen rolü ile alakalıdır. Afganistan ve Irak’taki savaşlar kaybedildi. Bu savaşlardan geriye yıkılmış devletler kaldı. Ve bu devletler, her zamankinden daha fazla, ABD’nin sözde savaştığı terörizmin üreme merkezleri haline geldi. Libya’da - ve pek yakında Suriye’de de aynısı yaşanacaktır - benzer bir gelişme kendini gösteriyor. ABD’yi pek etkilemediği söylenemeyen ağır ekonomi ve mali kriz, bu güç kaybının işaretlerinden. Aynı şekilde, askeri bütçenin ilk defa - kısmi de olsa - düşürülmesi önemli bir nokta. Yanı sıra ABD ordu yapısındaki eksen kaymasına da dikkat çekmiş olalım. Mevcut durumda Çin’in yükselişi daha büyük bir tehlike olarak görüldüğünden, Pasifik’e odaklanılıyor.
Bu durumda Körfez’deki gerici despotlar, tıpkı 70’li ve 80’li yıllarda olduğu gibi günümüzde de daha güvenilir ittifak ortakları olarak kullanılmaya müsait. Suudi Arabistan’ın puristik Vahabiliği her zaman Selefiliğin ideolojisi ve hedefleri ile El Kaide’nin savunduğu cihatçılığa yakın olmuştur. Bu anlamda Kuzey Afrika ve Yakın Doğu’daki Selefi hareketlerin Suudi Arabistan ve Katar’dan özel destek alması boşuna değil. Bu gerici güçlerin oturtulması ile, yakında Fas ve Ürdün’ün de katılacağı Körfez İşbirliği Konseyi devletleri, Arap bölgesinde kendi egemenlik zeminlerini güvence altına alacak bir siyasi karşı denge yaratıyor. İslamcılar, Arap isyanlarında başta yer almadılar. Bu ayaklanmalardan despotik egemenlik zeminleri için bir tehdidin oluşmaması için, ilerici ve kısmen de sosyalist hedeflere sahip olan hareketlerin boğulması hedefleniyor. Bu çerçevede bölgedeki laik güçlerin (Fas, Tunus, Mısır) bastırılması ve var olan laik rejimlerin (Libya, Suriye) İslamcı güçlerin yardımı ile düşürülmesi tesadüf değildir.
ABD de, Suudi Arabistan, Katar ve Arap yarımadasının diğer devletlerin bir karşı güç haline gelmesi için Körfez’deki despotlar ile İran arasındaki bölgesel hegemonyal rekabeti kullanıyor. Ki İran da geleneksel rakibi Irak’ın yıkılmasından sonra bölgesel süper güç haline geldi. Suudi Arabistan ile Katar, Şii azınlıklarının toplumsal protestolarını Körfez’deki rekabetin içine almak ve kendilerini “İran tehlikesine” karşı iskele olarak sunmak için bu ittifakı kullanıyor. Bahreyn’deki ayaklanmanın kanlı bir şekilde bastırılmasındaki medyasal çarpıtma ve Batı’nın sessizliğini örnek vermemiz yeterlidir. Nihayetinde Suudi Arabistan ve Katar’ın finanse ettiği İslamcılar, belirleyici kozlara sahip: Tutarlı bir şekilde serbest pazar ekonomisinin ilkelerini temsil ederek, bu bölgeden petrol ve gaz akışını teminat altına alıyor. Dolayısıyla bu rejimlerin istikrarının korunması - iç toplumsal protestolara karşı da - böylece Batı’nın doğrudan çıkarınadır. Bu anlamda Suudi Arabistan ve Katar, İsrail ile birlikte, enerji bakımından zengin bu bölgede yeni - ama riskli - bir istikrarı oluşturmak için esas alınan siyasi ekseni teşkil ediyor.
Suriye’deki kriz, bu jeostratejik bağlamda ele alınmalı. ABD (ve İsrail) açısından Suriye, İran’ın tek güvenilir partneri. Esad rejiminin devreden çıkarılması, İran’ın daha fazla zayıflatılması ve çember içine alınmasında önemli bir adımı teşkil edecektir. Suudiler ve Katarlılar için Suriye, Ortadoğu’daki son laik kale olarak Arap despotların Vahabi-teokratik düzeni bozuyor. Zira bunlar, Arap ayaklanmaların yarattığı fırsatları değerlendirip İslamcı vassal rejimler oluşturmanın derdinde. Ortak payda, Şii İran’a karşıtlık. Ki İran’a karşı, Vahabi tarafında Sünnilerin harekete geçirilmesiyle savaşılıyor. Vahabilere göre Şiiler kafir. Ama bölgesel çapta Şiilere karşı yürütülen mücadele, aynı zamanda dinin, Körfez devletlerinde yaşayıp ayrımcılığa tabi tutulan Şii azınlıklara karşı kullanılması amaçlıdır da. Dünyanın en gerici, en antidemokratik devletler, insan hak ihlalleri sistemlerinin temelini oluştururken, kendilerini Batı’nın alkışı altında insan hakları savunucusu olarak sunuyor!
“Teröristlere” karşı kendini savunmak zorunda olduğunu söyleyen Esad rejiminin bu yönlü iddiaları uzun bir süre Batı’da dikkate alınmadı. 2005’teki ekonomik açılımdan sonra Suriye toplumunun büyük bir kısmının - özellikle de Sünnilerin - daha fazla yoksullaştığı doğru. Aynı şekilde Dera’daki ilk protestoların halktan geldiği de doğru. Ama en geç Nisan/Mayıs 2011’den itibaren silahlı güçler Suriye’ye sızmaya başladı.
El Cezire’nin, muhabirlerinin konuyla ilgili hazırladığı haberleri sistematik bir şekilde bastırdığı da dikkat çekici bir husus.
Mevcut durumda “en az 3 bin Libyalı savaşçı” Suriye’de. Bunlar büyük ihtimalle, Afganistan’daki savaşa da katılmış olup, baştan itibaren Libya’daki ayaklanma içinde yer alan deneyimli savaşçılardır. Irak’tan sızdırılan Cihatçılar gözardı edilmemeli. Ancak Türkiye’den de ABD’nin bilgisi dahilinde ve lojistik yardımları ile İslamcı savaşçılar Suriye’ye sızdırılıyor.
Bu savaşın bölgede yaratacağı sonuçlar pek hesaba katılmıyor. Bu savaş Lübnan’a da sıçradı ve bütün bölgeyi ateşlendirebilir. Türkiye - özellikle de Kürt sorunundan dolayı - kendi çıkarlarının peşinde olup farklı noktalarda bu savaşın içinde yerini almaktadır. Ancak nereye kadar sadece kendi çıkarlarını esas aldığı, nerede NATO ortağı ve ABD’nin uzatılmış kolu olarak hareket ettiği bazen anlaşılmıyor. Suriye’deki Kürt bölgelerindeki gelişmeler Türk hükümetini çok korkutuyordur. Esad rejimi, yeni bir cephe açmamak için onlara karışmıyor gibi. Ama bu tutumu, Türkiye’nin Suriye Ulusal Konseyi’ne ve “Özgür Suriye Ordusu”na desteğine bir yanıt olarak da anlaşılabilir.
Giderek daha fazla Selefilerle Cihatçıların kontrolüne geçen Suriyeli militanların rejimi yenmesi durumunda, özellikle de Kürt bölgeleri uluslararası siyasette yeni bir odağa dönüşebilir. Ki Kürtler büyük ihtimalle ellerindeki bütün imkanlarla İslamcıların iktidarına karşı direnir.  Bu şekilde, Arap ayaklanmalarla birlikte bütün bölgede başlayan ve Fas’tan Mısır’a kadar laik solun şimdiye kadar güçsüz karşısında durduğu iktidar mücadelesinde öncülük edebilirler. Ancak Suriye’deki krizin bir sonucu olarak ikinci bir özerk Kürt bölgesi de oluşabilir. Bu da, Kuzey Irak’taki Kürt bölgesi ile ortak bir şekilde, Paris konferanslarından beri geriye itilen Kürt sorununu uluslararası gündeme taşıyabilir. Bu tabii ki Türk politikası açısından bir kabusu oluşturup, onların Suudilerle Katarlıların politikalarına neden destek verdiğini ortaya koyuyor. Kürt sorunu, dolaylı olarak, Ortadoğu’nun (sınırlarının da) yeniden düzenlenmesi meselesini zorla uluslararası gündeme taşıyacak bir bomba olma potansiyeline sahip. Ama burada mesele sadece sınırlarla ilgili değil; aynı zamanda bütün bölgenin orta vadedeki ideolojik çizgisi de söz konusu. Gerici-İslamcı güçler mi egemen olacak yoksa laik (ve sosyalist) güçler orta vadede hegemonyayı kazanacak mı?