
Kımıl, 31 Ağustos 1959 günü, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde Musa Anter’in ‘Amma Ne İleri Yurt’ adlı köşesinde kaleme aldığı bir şiiridir. Öykü, oldukça basittir; Siverekli bir kız, Kımıl ve Süne’nin dadandığı bir torba buğdayı çerçiye götürür. Çerçi buğdayın kullanılamaz halde olduğunu görünce almak istemez ve şiir şu sözcüklerle biter; ‘Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.’
Acaba Ape Musa’nın Kımıl’ı kadar politik bir soruna işaret eden başka bir haşere imgesi var mıdır ve devlet aklını böyle bir haşereyle karakterize ettiği için de yazarının idamla yargılandığı başka bir şiir… Kafka’nın “Gregor Samsa’sı, Yaşar Kemal’in “Kırmızı Sakallı Topal Karıncası” da edebiyat dünyasında ün yapmış haşerelerdir ama “Kımıl” farklıdır, o bir şiir olarak ününü ifade gücünden, edebi değerinden almaz. Elen Poe’nin “Kuzgun’u” gibi değildir. O, ‘anlaşılmaz sebeplerle Doğu illerimizin birinde Kürtçe neşredilmiş’ bir şiirdir. Ünü bu anlaşılmaz sebeplerden ileri gelir.
Kımıl, Kürd’ün “gayri muhtemel varlığı karşısında zihni küçülmüş” bir siyasetin metaforudur. Çünkü o günlerde, birçok yönüyle bugün de Kürtlerin inkarı bir fikir olmaktan çıkmış, bir inanca dönüşmüştü. Bu ‘inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini almış, bir olay çehresine bürünmüş; mantıktan sara hastalığına geçişini tamamlamıştı.’ Bu nedenle Kımıl, “İleri Yurt” gazetesinde yayınlandıktan sonra 1925’ten bu yana Kürtler için “bir kabus modeline, canlı ve bitmez tükenmez bir halüsinasyon örneğine” dönüşmüş bir rejimin tüm hışmını üzerine çeker. 49’lar davası olarak bilinen yargılanma süreci böyle başlar ve genellikle Kımıl şiiriyle anılır fakat Kımıl olayının bir de öncesi var.
7 Mart 1959’da Molla Mustafa Barzani’nin peşmergeleri Musul’da Abdulkerim Kasım’a karşı başlatılan bir ayaklanmayı bastırır. Çatışmalarda 2 Türkmen vatandaş da yaşamını yitirir. Bu olayın ardından CHP milletvekili Asım Eren, Başbakan Adnan Menderes’e “Irak Kürtlerinin, Irak’ta Türkmen soydaşlarımıza yaptığı baskı, zulüm veya öldürme olaylarından dolayı, Türkiye’deki Kürtlere karşı aynıyla mukabele yapacak mısınız?” diye sorar. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, devletin nasıl bir mukabelede bulunması gerektiğini, “Kürtlerden bin tanesini Taksim Meydanı’nda sallandıralım ki diğerlerine ibret-i alem olsun” sözleriyle ortaya koyar. 102 Kürt öğrenci “Başbakan, Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Diyarbakır Baro Başkanı ile ABD, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi büyük devletlerin büyükelçiliklerine olayları kınayan birer telgraf” çekerler. Telgrafın altına ‘Türkiye Kürtleri’ imzası atılmıştır. Bu ‘Türkiye Kürtleri’ imzasıyla gönderilen telgraflara bir de Ape Musa’nın “İleri Yurt” gazetesindeki “Amma Ne İleri Yurt” köşesinde “Kımıl” isimli şiiri yayınlanınca Ankara hareket geçer. Önce Kürt milliyetçiliği çizgisinde yayın yapan tüm yayınların yasaklanması kararı alınır. Sonra ise MİT’ten bir rapor istenir. “MİT 100 ile 2500 kişi arasında bir Kürt gurubunun ‘tenkil’ edilmesini” öneren bir rapor hazırlar. ‘Kürtlerden bin tanesi’ sallandırılmaz ama onun yerine Başbakan Adnan Menderes, 50 kişiden oluşan bir tutuklama listesinin hazırlanmasını ister. 17 Aralık 1959 günü tutuklamalar başlar. Tutuklananlar İstanbul Harbiye’de tutuldular. Harbiye’de 40 hücre olduğu için, geriye kalan 10 kişi tutuksuz yargılanır. Sorgulama beş ayda tamamlanır, çünkü sorgulamayı yapan hakim Orhan Akaya, ancak iki ay sonra İstanbul’a gelir ve sorgulamaları ancak üç ayda tamamlayabilir. ‘Hücrelerin uygunsuz koşullarından dolayı, sanıklardan Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Mehmet Emin Batu mide kanamasından yaşamını yitirince geriye 49 kişi kalır. Daha sonra iki kişi daha dahil olur ama dava kamuoyunda hep ‘49’lar Davası’ diye bilinir.’
Gözaltı süreci beş ayı bulur ve tutuklular mahkemeye çıkmayı beklerken 27 Mayıs darbesi olur. Adnan Menderes ve Celal Bayar ile birlikte pek çok DP’li tutuklanır, tarihin garip bir oyunu sonucu bu defa “sallandırma” sırası onlara gelmiştir.
Darbeciler 26 Ekim 1960’ta genel af çıkarırlar ama 49’ların bu aftan yararlanmasına izin vermezler. “Yaklaşık on dört aylık tutukluluk döneminin ardından davanın görülmesine 3 Ocak 1961’de başlanır. İlk duruşmada sanıkların tutuksuz yargılamalarına karar verilir. Savcı, sanıkları üç gruba ayırmıştır.
İlk grupta bulunan Nurettin Yılmaz, Esat Cemiloğlu, Ferit Bilen, Mustafa Direkçigil, Fevzi Avşar, Hasan Ulus, Nazmi Balkaş, H. Oğuz Üçok, M. Nazım Çiğdem, Fevzi Kartal, Mehmet Aydemir, Emin Kotan, Ökkeş Karadağ, Muhsin Şavata ve Fethullah Kakioğlu için mahkumiyetlerini gerektirecek kafi delil bulunmadığından’, ‘takdiri mahkemeye ait olmak’ üzere beraatları talep edildi. İkinci grupta bulunan Turgut Akın, Sıtkı Elbistan, Şerafettin Elçi, Mustafa Ramanlı, Mehmet Özer, Feyzullah Demirtaş, Cezmi Balkaş, Halis Yokuş, İsmet Balkaş ve Sait Bingöl için yine ‘mahkumiyetlerini gerektirecek kafi delil bulunmadığından’ beraatları” istenir.
“Üçüncü grupta bulunan Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’in ise TCK’nın ‘Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı devletin hakimiyeti altına koymaya veya devletin birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” diyen 125. maddeye göre yargılanması isteniyordu.
Ortada delil falan olmadığı için tüm sanıklar 30 Nisan 1964’te beraat etti ancak savcının itirazı üzerine karar Askeri Yargıtay tarafından bozuldu. 1965’te suç vasfı değiştirilerek dava yeniden görüldü. Bu sefer Y. Çamlıbel, Ş. Turan, M. Serhat, H. Akkuş, Ö. Akkoyunlu, S. Kılıçoğlu, Ş. Septioğlu, S. Elçi, S. Kırmızıtoprak, Y. Kaya, F. Savaş, F. Budak, A. E. Dolak, C. Yıldırım ve M. Anter TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden yani “yabancı devletlerin müzahereti ile milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurmaktan” 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası aldılar. Askeri Yargıtay bu kararı da bozunca, dava Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’na gitti ancak karar kesinleşmeden dava zaman aşımına uğradı”...
Kımıl’ın yayınlandığı günden bu yana dünyanın çehresi değişti. Rusya’dan Doğu Avrupa’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar başarılı başarısız devrimler, karşı devrimler oldu. Pek çok ülke geleneksel devlet politikalarında değişime gitti. Sovyetler Birliği dağıldı, Berlin duvarı yıkıldı, Mandella özgürlüğüne kavuştu, İngiltere İRA’yla çözüm masasına oturdu, Kuzey İrlanda Cumhuriyeti kuruldu, Mollalar İran’da devrim yaptı, Irak’ta Güney Kürdistan bölgesi federal bir statüye kavuştu, tüm Latin Amerika’da Che fırtınası esti, Franco, Pinochet, Saddam Hüseyin ve Mübarek diktatörlükleri son buldu, Rojava Devrimi oldu... Ve bu liste böyle uzayıp gidiyorken Türkiye’deki devlet aklı ve siyaset yapma alışkanlığı şaşırtıcı bir biçimde hep aynı kalmayı başardı. Bugün de akademisyenler bildiri dağıttıkları için kovuşturmalara maruz kalıyor akademik yaşantılarına son veriliyor. Gazeteciler ve aydınlar kelepçelenip zindanlara gönderiliyor. Dahası şehirler bombalanıyor, sivil insanlar katlediliyor. Siverekli kızın erkek ve kız kardeşleri ise o günden bu yana sömürenlerin verdiği zarara son vermek için mücadele ediyor.