Zaman kadar hızlı akan başka şey yoktur derler, varmış. Bu ülkede olaylar da zaman kadar hızlı akarmış. Xerabê Bava'da ne olup bittiğini anlamadan daha Talatê'yi konuşmaya başladık mesela. Milletvekilleri İdris Baluken'in, Ferhat Encü'nün bırakılıp tekrar tutuklanmaları, Figen Yüksekdağ'ın milletvekilliğinin düşürülmesi de "son dakika". 

Hep son dakika haberlerde yaşıyoruz ama isteyerek değil, kaderden fıtrattan da değil, zamanımızı da hırsızlandıklarından, mecbur bırakıldığımızdan. Yoksa biz de güzelliklerin, kavganın tadına varmak, kötü zamanlara yeterince yas tutmak isteriz elbet. Doya doya gülmek, göz pınarlarımız kuruyuncaya ağlamak isteriz, yaşamı yeniden kurgulamak, geleceğe dair planlar yapmak isteriz ferah ferah, ama zaman yok. Her şeye rağmen yine de; acıdan acıya, endişeden endişeye koşmaktan yorgun ama heybesinden umudunu eksik etmeyen, yorgun, yaralı ama bir o kadar da direngen, baş eğmez yüreklerin ülkesi burası.

İnsan en çok sorunlarına ilişkin kafa yorar ya da konuşurmuş. Bizim yarına ilişkin her durumda umuttan söz etmemiz de bundan olsa gerek. O kadar bitirmek diz çöktürmek istiyorlar ki, o kadar insanlığımızdan isteklerimizden varlığımızdan vazgeçelim istiyorlar ki; biz tüm bu saldırılara umutla direniyoruz. Biliyoruz; heybemizde ne kadar umut varsa o kadar bakabiliyoruz uzağa. Bu yüzden güneşli bir hayatın, mücadelenin, direnişin adı, bu günün ve ille de yarının adı umut.

 Xerabê Bava'da olanlar gün yüzüne çıkıyor. Yasağın 6. günü acil müdahale gerektiren hastalık nedeniyle köyden çıkan bir tanık yaşadıklarını anlatırken "80’leri gördüm, '90’ları gördüm ama bunun gibisini görmedim" diyordu. İki yüzü var yaşananların. Biri; sosyal medyadan servis edilen fotoğraflar, tanıkların anlatımları ile işkenceyi, eziyeti, düşmanlığı anlatıyor. İkincisi; 65 haneli 500 nüfuslu bir köyde binlerce asker, polis, güvenlik gücü (bir tanığın anlatımına göre toplam 20 bin dolayında) tankı topu panzeri ile 13 gündür devam eden sokağa çıkma yasağı ile devletin zayıflığını, korkaklığını, zavallılığını. 70 yaşın üzerindeki yaşlı insanlardan ve bebelerden korkacak kadar aciz, işkence edip öldürecek kadar aciz...

Xerabê Bava, korucu olmayı kabul etmediği için 15 Mayıs 1995’te yakılıp yıkılmış ve zorla boşaltılmış. O tarihte 185 hane vardı diyor anlatan. 7-10 Mart 2002 tarihinde köye dönüşe izin çıkınca geri dönmüş ve yeniden yapmışlar köyü. Şimdi bir daha yaşanıyor aynı acılar. 

İnsan unutur, insan acılarını derine gömer hatırlamak istemez derler ya, kırk yaşlarındaki anlatıcı bunu külliyen boşa çıkaracak kadar net. Ne kadar acı olursa olsun anlattığı şey tarihler net, olaylar net. Yüzüne bakınca hem yaşadığı acıyı hem yeniden yaratacağına olan inancı görüyorsunuz.

Xerabê Bava köyüne gitmek istediğimizde yolun köye çok uzak bir mesafeden kesilmiş olduğunu görmüştük. Verilen bilgiye göre 15 km uzaktaydı köy. Panzerler ve silahlı adamların bekçiliğinde o noktadan ileri gitmek yasaktı. Heyete "buradan ileriye giremezsiniz" diyen askeri yetkili, yasaklı yol üstünde Xerabê Bava'dan önce iki köy daha olduğunu söylemişti. Perşembe gününün ilk saatlerinde Cibilgiravê ve Talatê adlı bu köylerin de operasyon güçleri tarafından ablukaya alındığı, Talatê köyüne operasyon başladığı, evlerin toplarla yıkıldığı ve gözaltına alınanlar olduğu bilgisi düştü haberlere, "son dakika" olarak. 

Xerabê Bava ve Talatê, belki birkaç saat sonra Cibilgiravê'den yükselecek ateş. Görmezden gelmeye devam edersek, son dakika o ateşte yanacağız belki. Mesele; o ateşle yanmak ya da o ateşe su olmak, gerisi bize kalmış.