Aksu Bora’nın Birikim Haftalık’ta yer alan yazısında bazı bölümler dünü yarına hafıza ile yaşıma konusunda yol göstericiydi. Bora, Nazi Almanya’sında acıların birbirine karıştığı günlerde bazı yaşanmışlıkların, iz olsun diye süt güğümlerine doldurulup, toprağa gömüldüğünü söylüyor. Savaş bitip, kıyım son nefesi tükettiğinde, birileri gelip toprağı kazıyacak, o güğümleri çıkaracak ve unutulmasın diye bırakılanları tarihe böylelikle kaydetmiş olacaktı. Bora’nın paylaştığı bir resimdi. Rozenfeld’e ait çizim 1941 yılına ait olabilirdi ve Nazi işgali altındaki Varşova’da, hamalın karısının cenazesini anlatıyordu. Basit bir el arabasının içinde zavallı hamal tarafından çekilen ve 5 yaşlarında bir kız çocuğunun iteklediği bir ölü bir kadın.

Zamana bırakılan dehşet yaşanmışlıkların üzerinden haliyle yıllar, olaylar, olaylar, yeni dehşet sahneleriyle bastırarak geçiyor. Hangi birini hatırlayacağız, dediğimiz uzunlukta bir korku silsilesi hafızayı sürekli meşgul ediyor. Bu karmakarışıklık arasında ne çok detay ezilip gidiyor. Rozenfeld’in çizimi Varşova’nın yaşadığı dehşetin içinden bir detay. Bir süt güğümü ile birlikte işte bugüne taşındı ve üzerine konuşuyoruz.

Hafıza merkezleri oluşturuluyor, biliyorsunuz. Hatırlanılması ısrarla istenen döneme ait en küçük çakıl parçasının dahi önemsendiği merkezler. Tarih bir yıkımı, trajediyi anlatacaksa bir taşın kıymetsiz olduğunu söylememek için, taşın kendi özgün varlığının da tanıklık olduğu gerçeğini unutmadan dolduruyorlar hafıza merkezlerini.

Miray bebekten Taybet anaya, şu üzerine basılmış genç bedenlerin ölüm hikâyesi vicdanları telaşlandırmalıydı, ama hangi süt güğümü Kürdün yüz yıllık trajedi dolu tarihini toprağa gömmeye niyetlenirdi ki, bu yakın tarihin bakanı, duyanı olanlar ölü toprağı olduktan sonra?

Çiyager’in Sur günlükleri perde çekili evlerin arkasında neler olup bittiğini anlatmaya yeter miydi tek başına? Ya da şimdilerde okuduğumuz Şırnak günlükleri? Bir direnişin eksi artı yönleriyle ifadelendirilmesine elbet kimse kayıtsız kalamazdı. Ama şimdi Xarabê köyünde yaşananlar? Siyah bir örtünün altında dumanı tüten yalnızlık? 13-15 yaşlarında kız çocuklarının alıkonulması? İşte biliyoruz. Hafızamız şimdi bu haberlere açık, bellek kaydetmeye hazır. Bunları anımsarken Cizre’de, Sur’da, Gever’de unuttuklarımız? 

Kaç süt güğümü kova karnına basar bunca ağrıyı?

Nazi zulmü altında yaşananlar insanlık tarihinin sürdükçe ızdırap çekeceği anlatılarla dolu, biliyoruz. Akıl almaz işkence teknikleri ile denek haline getirilmiş insanların diri diri maruz bırakıldıkları acının iç burkmaktan öte bir tarifi var. Sanki ölüm bu işlerden sıyrılmanın en kolay yolu ve en çok isteneni. Xarabê köyünde bir genç kadın yakınına “keşke ölseydim de görmeseydim şu yaşatılanları” diyorsa, orada ölümü güzelleyecek ne yaşatılıyor ola ki? Aklımıza gelen her şey galiba ve dahası, düşünmek istemeyeceklerimiz… Unutacağız elbet bu cümledeki belirsizliği. Kafa yormak istemeyeceğiz ve 90’lı yıllarda ezbere almışken şu son birkaç yılda yeni köy isimleriyle silkelediğimiz tozlarına gömeceğiz onları. Hafıza böyle bir şey. Kazındıkça çıkarsa orta yere ne âlâ! Güğümde saklanan hatıra, bir hafızanın kazınmasıyla ortaya çıkandır aslında. Pentimento ya da. 

Aksu Bora’nın sözleriyle toparlarsak:

“Bunların hiçbirini unutmayacağız. Bugün var yarın yok twitter hesaplarında “unutursak kalbimiz kurusun” yeminleri içtiğimiz için değil. İçinden geçmekte olduğumuz dehşet bizi biçimlendirdiği, yamulttuğu, yaraladığı için. Bazı sembolleşmiş olayları, kişileri, cinayetleri de unutmayacağız. Bunlar ortak belleğimize kazındı. Kayda geçti. 

Ama mesela, “çocukların kanı oğlumun üzerine gelmişti”yi, “beyaz bezle çıktık, bağırdık silahımız yok diye”yi, “beni atsınlar, atsınlar kurtulayım”ı unutacağız. “Her an ölüm yanımızdaymış gibi hissettik biz”i bilmeyeceğiz bile. “Kimin kimi ihbar edeceği, kimin kimi suçlayacağı belli olmadığı için…”i tahmin edeceğiz belki. 

Bizi biçimlendirmiş, yamultmuş, yaralamış bu dehşeti kaydetmeliyiz. Kaydetmeliyiz ki sağ kalanlarımız kendilerine ne olduğunu anlayabilsinler. Kaydetmeliyiz ki gelecek kuşaklar bize ne olduğunu bilsinler.”

Xerabê’yi unutma!