Garip bir zıtlıktır ki, sadece Kürt kurumlarında değil, ama toplumun geleceğiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilenmek durumunda olan diğer kurumlarda da soruna bu bağlamda yaklaşım fazla benimsenmiş değildir. Çünkü “kuşaklar arası ilişki” sorunu esas olarak aile içinde sert yansımalarıyla kendini gösteren “veli-çocuk çatışması” boyutuyla ve sadece pedagojinin alanında ele alınır. Oysa sorun sadece “aile içi” bir olgu değil, tümüyle “toplumsal” boyutta ve doğrudan bir “kimlik” sorunudur.
Başka bir deyişle “kuşaklar arası çatışma” toplumsal ilişki ve çelişkilerin besleyip büyüttüğü, veliler ve çocuklar ya da gençler ve statükocu resmi kurumlar arasında gerçekleşen, kimlikler arası ilişkilerin ürettiği sosyal bir olgudur. Toplumsal yaşam içerisinde yer alan bütün kimliklerin tanımlanması ve her bir kimliğin ötekilerce de kabulü ya da reddi süreçlerinde ortaya çıkar.
* * *
Yazı başlığını esas alarak yaptığımız bir çalışmada kuşak çatışmasının 3 özelliğinin altını çizmek gerekir:
Birincisi, “kuşaklar arası çatışma sorunu” sadece, bir ülkede benzer koşullara sahip halk toplulukları için değil, bütün toplumlar için geçerli, evrensel bir sorundur. Sürekli bir hareket ve değişim halinde olan toplumların, kaçınılmaz olarak yaşadığı diyalektik bir zorunluluktur. Eski ile yeni arasındaki sosyolojik ilişkinin ifadesidir.
İkincisi, “Almanya’da yaşayan Kürt toplumunda kuşaklar arası çatışma sorunu” doğrudan yeni kimliklerin eski toplumsal sistemler içerisinde kabul görme ve yer edinme çabasının sonucudur. Çatışma bir yanıyla “aile içinde” ve “statükonun temsilcisi yetişkin” ile “yeninin ifadesi olan gençler” arasında kimlik istemi biçiminde yaşanırken, diğer yanıyla Almanya boyutunda, “statükonun sahibi sistem kurumları“ ile sayıları artık birkaç milyon ile ifade edilen “yeni bir topluluk olan Kürtlerin” kimlik istemi arasında yaşanan bir çatışma olarak somutlanmaktadır. Her iki boyutta da “yeni”, eski statüko tarafından kabul edilme (akzeptieren) ve aile içinde ya da toplumsal boyutlu yeni rollerin belirlenerek, toplumsal sürecin gelişiminde rol üstlenme istemiyle sahnededir.
Üçüncüsü, yeniden yana değişime karşı direniş, elbette toplumsal gelişimi olumsuz etkileyecek ve bundan toplumun bütünü zarar görecektir. Aynen aile içinde artık büyümüş olan çocuğa yetişkin kimliği vermemek için direnen velilerin yarattığı büyük çatışmalar gibi, Almanya’da yaşayan Kürt toplumunun kimlik haklarının verilmemesi de, (insan haklarına uygunluk ya da uygunsuzluk gibi kriterler şöyle dursun), kendi iradelerine rağmen parçalanarak özgün kimlik hakları ellerinden alınmış ve yok sayılmış olan Kürt gençlerinde yaratacağı aşağılanma duygusunun yanı sıra, toplumsal kurumlara ve adalet sistemlerine yönelik güvensizliğini geliştirecek; kendi yeteneklerine yönelik özgüvenleri zedelenecek ve büyük olasılıkla mutsuz ve agresif bir karakter kazandıracaktır. Bu türden duygular toplumla bütünleştirici değil ayrıştırıcıdır.
Kimliği kabul edilmeyerek toplum bütününden ayrıştırıldığını düşünen Kürt toplumu, Alman toplumu ile toplumsal aidiyet bağını kaybeder (ya da reddeder). Bu duygular içerisindeki toplulukların her yeni kuşakta biraz daha fazla “ulus” ya da “din” kimlikleri gibi “basit kimlik”lere yöneldikleri sosyolojiden bildiğimiz bir gerçektir.
O halde, daraltarak söyleyecek olursak, “Almanya’da yaşayan Kürt toplumunda kuşaklar arası çatışma sorunu” sadece Kürtlerin aileleri içinde yaşadığı, yaşamakta olduğu ve yaşayacağı bir sorun değil, ekonomisinden sanatına, kültüründen tarihine kadar bütün yönleriyle Alman toplumunun da doğrudan yaşadığı ve yaşayacağı toplumsal bir sorundur.
* * *
Çatışmanın çözümüne yönelik yöntemlere bağlı olarak bu çatışma, sonuçları itibariyle toplumsal gelişimi hızlandırır ya da engeller. Ailede yaygınca görülen genellikle baba otoritesine dayalı katı hiyerarşik yapılanmanın eski sistemi dayatma çabası, başta şiddet olmak üzere değişik baskı araçlarıyla gerçekleştirilir. Ama biliyoruz ki velinin eski yapılanmada (statükoda) ısrarı zararlı sonuçlar doğurur; aile içi ilişkileri darmadağın eder ve parçalar.
Toplumsal boyutta statükonun kendini dayatması esas olarak siyaset ve hukuk sistemleriyle gerçekleştirilir. İşte siyasetin üretildiği parlamentoların bu gerçeği görerek, “gelişenden” yani yeniden yana değişimi benimseyerek kimlik taleplerine yanıt vermesi çağın gelişimini yakalayabilmeleri için şarttır. Tekçi (üniter) yapılarda ısrar etmek yerine ulus-devletler çağının çoğunlukçu demokrasi anlayışından vazgeçerek toplumsal farklılıkların katılımlarıyla zenginleştirilen bir çoğulcu (ulus-üstü) siyasete geçmeleri; farklılıkları asimile ederek tekin içinde eritme çabası yerine, kimlikleri ve kimliğe ilişkin öğeleri özgürleştirmeleri gereklidir. Bu durumda, toplumsal boyutlu bu çatışmanın toplumun bütün yaşam alanlarında üretime katkı sunumu ile sonuçlanacağını söylemek için bilgin olmaya gerek yoktur.
* * *
Daha önce yine PolitikART’da yayınlanan “Kuşak çatışması ve gençliğe yaklaşım sorunları” başlıklı yazımda, kitlesel eylemlerden elde ettiğim gözlemlere dayanarak, Almanya’da yaşayan Kürt toplumunun yaş ortalamasının giderek küçüldüğünü, yani toplumun hızla gençleştiği saptamasını yapmıştım. Sonraki yıllardaki gözlemlerim bu saptamanın doğruluğunu kesin olarak kanıtladı. Söz konusu yazı iki saptamaya daha yer veriyordu:
1- “Avrupa’daki Kürt gençliği (ve Kürt toplumu), politizasyonu … tanıdığım halklar arısında bu konuda en gelişkin olanı diyebilirim. (Türkiye de ve Kürdistan’ın diğer parçalarında Kürt halkına yönelik olarak sürdürülen) savaş gerçeği ve sömürgeci vahşet uygulaması bu gençliğin politik kimliğinin oluşumunda önemli bir etkiye sahiptir. (…) sömürgeciliğin gün geçtikçe artan ayrımcılık ve vahşet uygulamaları nedeniyle bu gençliğin (Avrupa’da da) demokrat yurtseverlikten koparak giderek daha sertleşen bir milliyetçiliğe yönelmesi olasılık dışı değildir.
2- Avrupa’daki Kürt gençliği (ve Kürt toplumu) sivil örgütlenme ve sosyalleşme düzeyi itibariyle bu politizasyon düzeyinin sorumluluklarını bütünüyle yerine getirebilecek bir düzeye sahip değildir. Avrupa’da oluşturulan birçok kurum hakkında duyduğumuz “kurumlar çalışmıyor” eleştirilerinin tekrarını üreten kaynak burasıdır. Dinamizmini gençliğe dayandırmayan bir kurum kendini yeniden üretemez.”
Geçmişte Kürt siyasetçilerini hedef alarak sorumluluklarını hatırlatmaya yönelik yazdığım bu notlar Alman siyaset kurumu için de birebir geçerlidir.
Ama bunlara ek olarak söylenecek önemli bir başka saptama da şudur: Kendi sosyal yaşamını örgütleme konusunda yetenekli bir halk olan Kürtlerin Avrupa’da bunu yaşama geçirememesinin biricik nedeni, açık-demokratik alanda bu kimliğe Avrupa devletlerinin izin vermemesidir. Kürt halkının bu alanda kalarak kendini ifade edebilme istekleri zaman zaman adalet duygularını zedeleyerek, hukuku da aşarak devlet engelleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum “Kürt gençliğin kendi kimliğiyle kendini ifade edebileceğine ilişkin umutlarını zayıflatmakta”, onları toplumsal alanın bütünlüğünde kalmak yerine kendi ulusal alanlarına çekilmeye itmektedir. Böylece bir yandan Kürt gençlerinin toplumsal yaşamın bütün alanlarına katacakları büyük zenginlikten toplumu mahrum bırakırken, öte yandan kendi kimliklerini demokratik yurtseverlik tanımından kopararak reaksiyoner bir çıkışla dar-ulusçu yaklaşımlara doğru itelenmektedir. YEK-KOM gibi yasal demokratik kitlesel kurumların bile devletin hukuk dışı ağır baskıları altında tutulması ya da Kürt halkının bütününe mal olmuş kurum ve kişilikler üzerinde sürdürülen yasaklamalar gibi uygulamalar sonuçlarıyla sadece siyaseti değil, toplumun bütün alanlarını doğrudan etkileyebilmektedir.
Toparlayacak olursak, ister aile içinde aile bireyleri arasında, isterse toplumsal boyutta ve toplumu oluşturan gruplar arasında gerçekleşsin, bu tür çatışmaların toplumsal üretime katkı verecek biçimde çözümünü gerçekleştirecek bütün yöntemlerin ortaklığı “özgürlük” kavramında buluşmaktadır. Tarih gösteriyor ki, yasaklar daha fazla yasaklara zemin hazırlayarak toplumu sürekli karartmaya yönelen bir dinamiğe sahipken, farklılıkların özgürleştirilmesinin ürettiği şey daima eşitlenme ve barıştır.
Gençlerin kimliklerinin kabulüyle barışa ulaşan aileler gibi, farklı olanların kimliklerinin kabulüyle de toplumlar kendileri için iç barışın ve gelişimin yollarını açarlar.