AKP iktidarı, hedef ülkeleri belirsiz bırakarak “silahlı kuvvetleri kullanma hakkını“ hükümete veren tezkereyi meclisten geçirdi. Kamuoyunda Suriye hedef gibi gösterilse de, tezkere talebine hedef ülke olarak Suriye’nin yazılmaması ve geniş bir alan belirlemesi yapılması nedendi?
Murat Çakır’ın bu haftaki yazısında ortaya attığı soru, aslında benim de kendimce sorduğum ve yanıtını da içinde taşıyan soru idi: “Peki, Suriye’nin itidal çağrısına rağmen TBMM neden böylesi bir savaş tezkeresine onay verdi?”
Tezkere sonrası devletin eylemi, yanıtın da ifadesidir:
“Genel Kurmay Başkanlığı -Kuzey Kürdistan’da- 15 bölgeyi geçici Güvenlik Bölgesi olarak ilan etti.”
Tezkere, bizi şaşırtmaktan uzak bir tanıdık yüz kazandı yeniden; anlam kazandı:
Hedef: Kürdistan’ın bütünü.
***
İlk gözlemde, yukarıdaki yaklaşımla ters bir yöneliş gibi görünse de, Türkiye’nin, Kürt sorununa “kendince bir çözüm” getirme çabası ve hazırlığı içerisinde olduğunu biliyoruz. Çünkü artık bu sorunun sorun olarak kalmasının maliyeti –sömürgeci bir devlet de olsa- kaldırılabilir boyutları çoktan aşmıştır. Üstelik Avrupa’da bile kapitalizmin küresel krizinin atlatılabilmesi için en az 10 yıla gereksinim olduğu IMF Başkanı gibi en yetkili ağızlar tarafından da sıkça tekrarlandığına göre, ciddi bir bütçe açığı sorunu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin, bu koşullar altında yıkımdan kurtulabilmesinin “toplumun bütününü karşısına alarak savaşmaktan” başka bir yolu yoktur. Üstelik kentsel dönüşüm projesinin uygulamaya girdiği önümüzdeki günlerde evi başına yıkılacak olan Türkiye toplumunun aktif ve eylemli muhalefetinin de artacağını tahmin etmek zor değil. SDP, ÖDP, ESP gibi sosyalist hareketlerin sömürgeci-sömürücü sisteme yönelik muhalefetlerinin de görece olarak gelişmekte olduğunu gözlemleyebiliyoruz.
Bu durumda fezlekenin belirlediği “silahlı kuvvetlerin kullanılacağı” ilk iki ülkenin adı kesindir: Türkiye ve Kürdistan’ın bütünü.
***
Ya barış, ya da sona varış.
PKK-HPG’nin silahlı direnişinin büyük başarısı, yerel seçimlere gitmekte olan ve arkasından cumhurbaşkanı seçimine gidecek olan AKP’yi ciddi boyutta düşündürür oldu. Seçimler öncesi süreçte silahların susturulması her zaman olduğu gibi yine hükümetin öncelikli hedefi haline geldi. Görüşmelere devam edilebileceği; artık “BDP’nin değil sadece sayın Öcalan’ın muhatap alınacağı” gibi düşünceler belli kalemler yardımıyla basında dolaştırılmaya başlandı.
Elbette savaşın yaşandığı bir coğrafyada barış için diyalog her zaman gereklidir, önemlidir. Ama tarafların bu zamana kadar denenmiş ama başarısız kalmış yöntem ve düşüncelerde ısrar etmek yerine, çözüme ilişkin yeni düşüncelerle yüz yüze gelmeleri gerekir.
Barışın güvencesi, barışın kendisinden daha önemlidir. Zira uygulamalarla yalama haline getirilmiş bir “barış paketi” halklar için “bombalı paket” etkisinden daha fazla bir anlam ifade edemez.
Kürt cephesinin bütün yöneticilerinin açık açık ifade ettiği gibi, kalıcı bir barışın gerçekleştirilmesi için artık birinci şart, başta PKK olmak üzere, Kürt halkının iradesini temsil eden bütün birimlerin, yani PKK ile birlikte KCK, BDP ve sayın Öcalan’ın birlikte muhatap olarak kabulü olacaktır. Elbette bu görüşmelerde HDK’nın da yer alması göz ardı edilemez bir öneme sahiptir.
Bunun için atılacak adımlar ise nettir: Öncelikle devletin düşman bir devlet için kullanılabilecek “güvenlik konsepti” anlayışının yerine halkların birlikte yaşamını hedefleyen bir yaklaşımı benimseyerek işe başlaması şarttır. Bu sömürgecilikle köklü bir hesaplaşmayı ve elbette sömürgeciliği bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmayı amaçlamalıdır.
Görüşmecilerin paralel-dolaylı ilişkilerle değil, ortak mesai olanaklarının yaratılmasıyla birlikte sürdürülmesi hem görüşmelerin kısa zamanda gerçekleştirilebilmesi açısından, hem de tarafların daha sağlam anlaşmalara ulaşabilmeleri açısından önemi büyüktür.
Bunun için ilk uygulamanın Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilerek İmralı sisteminin ortadan kaldırılması ve görüşmeleri daha özgür ortamda yapabilmesinin olanaklarının sağlanması olmalıdır.
İkinci adım mutlaka KCK’li tutsakların seçme-seçilme hakları kısıtlanmadan yerel seçimler öncesi serbest bırakılmaları olmalıdır.
PKK silahları bıraksın isteminin bunca yaşanandan sonra artık kesinlikle kanıtlanan akıl dışılığı kabul edilerek, ateşkes benzeri girişimlerle silahların karşılıklı susturulması hedefine yönelmesi gerekir.
Türk Devleti’nin artık sahte girişimlerle PKK’yi oyalama şansı yoktur. Doğru, PKK barış için Türkiye’nin en büyük şansıdır. Her barış olasılığını ciddiye alarak değerlendirir. Ama aynı zamanda deneyimlerini ciddiye alan, onlardan sonuçlar üreten ve bu sonuçları yaşamda uygulayan bir siyasal örgüt, bir halk hareketi ve halkın kendi iradesidir. Osmanlı oyalama anlayışlarının her birinin sonucunda asker kayıplarındaki büyük artış ise bu konuda Türk halkının kendi görevlerini hatırlayarak barış için çabalarını artırması sorumluluğunu da defalarca hatırlattığına göre, geleceği tek cümle ile özetlemek mümkündür:
Ya barış, ya sona varış.
Ya barış ya da sona varış