
Büyük bir belirsizliğin ağır sisli havası içerisinde hepimiz şaşkınız. Bilim kurgu filmlerinden tanıdığımız sahneler kapımızın önünde cereyan ediyor. Bu bilim kurgu filminin içine ha düştük ha düşeceğize dair endişe ve panik hali herkesi hızlı bir şekilde pençesine almaya başlamış durumda. Herkes büyük bir tehlikeden söz ediyor, sürekli ülke ülke ölen insanlara dair rakamlar televizyonlardan, telefon ekranlarından aklımıza boca ediliyor. Ama karşımızdaki tehlikenin ne olduğunu bir türlü somutlaştıramıyoruz. Yaşamlarımız “normal seyrinde” devam ederken birden bir virüs ortaya çıkıyor tüm normaliyi ve rutini alt üst ediyor. Peki gerçekten yaşamlarımız normal miydi? Her şey yolunda mıydı?
Dünyanın alt üst olan ekolojik dengesi, hava kirliliği, savaşlar, yıkımlar, göçler. Bir yandan küçük bir azınlık dünyanın kaynaklarının büyük bir bölümünü elinde tutarken öte yandan yoksulluğun pençesinde kıvranan, açlıktan ölen milyonlarca insan. Tüm bunların her birisi insanlığın birer kıyameti iken yaşamlarımızın normal olduğu kanısına, inancına nasıl varmıştık, buna nasıl ikna olmuştuk? Bütün bu kıyametlerin bilgisine sahipken, an be an tanıklık ediyorken dehşete düşmeyen bizleri şimdi bir virüs nasıl oluyor da bu kadar dehşete düşürüyor, panikletiyor?
Yaşanan bunca vahşetin ve kıyametin normal olduğuna bizi inandıran uluslararası kapitalist sistem nasıl oluyor da bu salgının da normal olduğuna bizi inandıramıyor, böylesine paniklememize engel olamıyor. Engel olamıyor mu yoksa olmuyor mu? Hatta paniklememizi mi istiyor. Acaba kapitalist sistem gerçekten de kendi sınırlarının sonuna dayandı, yaşadığı kriz aşılamayacak boyutlara geldi de ancak böylesi büyük bir felaket yoluyla mı kendini yeniden inşa edecek? Bu virüs kapitalizmin laboratuarlarda ürettiği bir virüs mü yoksa ortaya çıkan böyle bir virüsü “Allah’ın bir lütfu” sayıp bunu kendisini yeniden yapılandırmada mı kullanacak.
Virüsün insanların aklına saldığı korku, kapitalist sistemin, ulus devletlerin toplum üzerinde denetim ve kontrol mekanizmalarını muazzam bir şekilde artırmalarından tutalım sermayenin sömürü gücünü daha da katmerleştirebileceği imkanlara kavuştuğu; emekçilerin, yoksulların kaybettiği daha da yoksullaştığı bir potansiyel durumu ortaya çıkardığı bir gerçek. Ve elbette ki yoksullar, ötekiler, alttakiler ve de eşit ve adil bir dünya tasavvuru olanlar, bunun için mücadele edenler, antikapitalistler, sosyalistler için de bu düzeni değiştirmek için muazzam fırsat ortaya çıkmış durumda. İster bu virüsü kapitalist sistem kendisi üretmiş olsun, ister bu virüs kendiliğinden ortaya çıkmış olsun devletlerin, sermayenin virüsü bertaraf etmek için aldıkları tedbirlerin hiç birinin insanlar için olmadığı, tek dertlerinin sermayenin yaşayacağı krizi aşmak olduğu çok yalın bir gerçek olarak tebarüz etmiştir. Hiçbir teorisyen, hiçbir ideolog, hiçbir ajitatör bu kadar geniş halk kitlesine bu kadar kısa zamanda bu açıklıkta “kapitalizm”in ne olduğunu, dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağının kapitalizm olduğunu bu kadar açık ve güçlü bir şekilde anlatamazdı.
Kapitalist sistem ve devlet örgütlenmesi bu kriz karşısında bir çözüm gücüne sahip değildir. Hatta kapitalizm can derdindedir. Bütün mesele bu krizden derinden etkilenen yoksullar arasında güçlü bir dayanışma ve örgütlenme ağının kurulmasıdır. Şu anda önerilen tedbirlerin hiç birisi kalıcı sonuçlar yaratmayacaktır. Ne eve kapanma, ne aşı, ne ilaç. Bu virüs sebep değil bir sonuçtur. Vahşi kapitalizmin bir sonucu. Ve kapitalizm son bulmadıkça benzer sonuçlar üretmeye devam edecektir. Bu salgının tek ve kalıcı ilacı yoksulların antikapitalist dayanışmasıdır. Çok basit yerden, temel ihtiyaçlardan başlamak lazım. Gıda, temizlik maddesi ve ilacımızı paylaşalım Kendi çevremizden başlayarak ihtiyaç sahiplerini tespit edelim ve onlara ulaşalım. Stokçuluğun bir kurtuluş olmadığını, stok bittiğinde bir başına kalınacağını da orta sınıflara da anlatalım. Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz.